Üst Düzey Yönetici Belgesi
Siyaset Bilimi Siyaset Bilimi Hakkında Herşey!İncele

Kategori: Genel

Genel

Siyaset Felsefesi ve Temel Kavramları

Siyaset Felsefesi

Siyaset felsefesi devlet hükümet siyaset özgürlük mülkiyet meşruiyet haklar hukuk gibi kavramları açıklayan bu kavramların varlığına niçin ihtiyaç duyulduğunu tartışan bir hükümetin meşruiyet kaynağı hakkında düşünen devletin özgürlükleri ve hakların için koruması gerektiği üzerine kafa yoran ve nasıl kurumsallaşması gerektiği hakkında fikirler üreten kanunun ne olduğunu sorgulayan vatandaşın ve devletin birbirlerine karşı olan yükümlülüklerini ne olduğunu açıklamayı hedefleyen bir devlet başkanı veya hükümetin ne zaman ve nasıl görevden çekilmesi gerektiğini tartışan bir sosyal bilim dalıdır ve felsefeden önemli ölçüde faydalanmaktadır.

Antik çağdan bu yana devletin yönetim şekli hakkında kafa yoran birçok filozof olmuştur.  Antik çağda bunların en önemlisi Platon veya diğer adıyla Eflatun, Aristoteles ve Sokrates gibi düşünürler devletin meşruiyet kaynağı toplumun sosyolojisi devletin örgütlenmesi gibi birçok farklı alanda devletin yapısını sorgulamışlardır.  Platon’un “Devlet” adlı kitabında bir devletin kurumsallığın nasıl sağlanacağı devlet yapısının nasıl olabileceği ve nasıl yükselebileceği ve devletin varlığının gerçekten olup olmasının gerekliliği hakkında tartışmaları anlatılmaktadır ve bunun yanı sıra Platon’un ideal devlet anlayışı ele alınmaktadır.

Platon

Platon devletin filozof krallar tarafından yönetilmesi gerektiğini savunmaktadır. Ancak bu sayede devlet gerçek görevini yapabilir ve adaleti sağlayabilir demektedir. Demokrasinin sağladığı eşitliğe de karşı çıkmakla birlikte toplumda katmanların olması gerektiğini savunmakta ve köleliğe karşı çıkmak çıkmamaktadır.  Dolayısıyla toplumdaki farklı katmanların farklı katmanlar tarafından yönetilen bileceğini ve herkesin vatandaş olamayacağını sadece yönetenlerin ve o site devletinde yaşayıp oy hakkı olanların vatandaş olduğuna inanmakta kölelerin ise bu vatandaşların işlerini yapmakla görevli kimseler olduğunu düşünmektedir.

Platon haricinde özellikle orta çağda Jean Bodin, Machiavelli, Hobbes, John Locke, Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, gibi düşünürler farklı alanlarda farklı şekillerde yönetim ideali inşa etmişlerdir.

Thomas Hobbes

Thomas Hobbes, monarşik bir devleti savunmakta ve Leviathan adını verdiği toplumun bütün birimlerine kadar ulaşan ve toplumun güvenliği adaleti konusunda tam yetkin olan bir deniz canavarı tasvir etmiştir.  Toplum birbiri arasında adaleti sağlamayı isterse sürekli olarak bir korku içinde yaşayacaklarını düşünmüş ve bu sebeple güvenlik ve adalet duygusunu yerine getirebilmek için insanlar doğuştan gelen bu haklarını devlet mekanizmasına devretmişlerdir bunun adı ise Leviathan’dır. Bu haklar bir daha geri dönülemez biçimde bu deniz canavarına devredilmiştir. Buradaki deniz canavarı sembolik bir şekilde devletin sınırsız gücü ve yetkisini temsil etmektedir. Thomas Hobbes’un düşünceleri bu şekilde özetlenebilir.

John Locke, liberal düşünce sisteminin kurucu babası olarak kabul edilmektedir.  Yaşama hakkının ve mülkiyet hakkının doğuştan gelen haklar olduğunu savunmaktadır. İnsan zihninin “tabula rasa” adını verdiği boş bir levha ya benzediğini söylemiş ve yaşayacağı deneyimler ile bu levhanın dolacağını anlatmıştır. İnsanların özgürlüğünü sağlayamayan bir devlet mekanizmasının meşru olmadığını düşünmüş ve özgürlük kavramını bir siyaset felsefesi olarak temel almıştır.

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler

Genel

Avrupa Çocuk Hakları Sözleşmesi

Avrupa Çocuk Hakları SözleşmesiAvrupa çocuk hakları sözleşmesi olarak bilinen fakat asıl adı Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi olan sözleşme, 25 Ocak 1996 tarihinde Fransa’nın Strasburg kentinde imzalanmış ve imzalanmasının ardından sözleşmenin 21. Maddesine dayandırılarak 1 Temmuz 2000 yılında yürürlüğe girmiştir. Türkiye bu sözleşmeyi 9 Haziran 1999’da imzalamıştır. Mecliste 18 Ocak 2001 yılında onaylanmasının ardından 4620 sayılı onay kanunu uyarınca 1 Şubat 2001’de Resmî Gazete’nin 24305. Sayısında yayınlanmıştır.

Sözleşme Avrupa Konseyi’ne üye devletleri ve bu sözleşmeyi imzalayan fakat Avrupa Konseyi üyesi olmayan tüm ülkeleri hukuken bağlamaktadır. Özellikle Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni esas alarak çocuk haklarının ve yüksek çıkarlarının geliştirilmesi gerekliliğine vurgu yapar. Çocukların haklarının ve yüksek çıkarlarının geliştirilmesini, ailelerin çocukların haklarının korunması hususundaki rolünün önemini göz önünde bulundurur.

Avrupa çocuk hakları sözleşmesi kapsamında, 18 yaşından küçük herkes devlet nezdinde çocuk olarak kabul edilmektedir. Sözleşme çocukların haklarını geliştirmeyi, usule ilişkin haklar tanımayı amaç edinmektedir. Edindikleri hakların doğrudan haklarını kullanabilmelerinin garantisini vermekte, doğrudan kullanamasa bile herhangi bir dava sürecinde diğer kişiler veya devlet kurumları aracılığıyla adli merciler önünde yaşadıkları hukuki problemler hakkında bilgilendirilmelerini sağlamaktadır.

Avrupa çocuk hakları sözleşmesi, aslında çocuk haklarının nasıl kullanılması gerektiğini anlatan bir sözleşmedir. Çocuk haklarının neler olduğunu öğrenmek için Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989’da kabul edilen sözleşmenin incelenmesi gerekmektedir. Bu sözleşme, Uluslararası İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni esas alarak çocukların özel ilgiye ve yardıma muhtaç olabileceğini ve buna hakkı olduğunu savunmaktadır. Çocuğun kişiliğinin tam ve çevresine uyumlu bir şekilde gelişebilmesi için mutluluk sevgi ve anlayış çerçevesi sunan bir ailede yetişmesinin gerekli olduğunu kabul etmektedir.

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi

Çocuk sözleşmesi

Çocuğa özel bir ilgi gösterilmesi gerektiği, 1924 yılında Cenevre Sözleşmesi’nde kabul edildiği için Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen 1989 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi de bunu temel alır.

Çocukların kendilerinin, ailesinin veya yasal vasilerinin sahip oldukları ırk, renk, cinsiyet, dil, siyasal ya da başka düşünceler, ulusal, etnik ve sosyal köken, mülkiyet, sakatlık, doğuş ve diğer statüler nedeniyle hiçbir ayrımcılığa maruz bırakılmamasını, haklarından göz ardı edilirken sadece çocuk ve birey olduğu kabulüyle bu sözleşme hükümleri uygulanır.

Sözleşme, her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu kabul etmektedir. Bu sebeple, sözleşmeye taraf olan devletlerin her birinin bir çocuğun hayatta kalması ve sağlıklı koşullarda gelişebilmesi için azami çabayı göstermesi gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Herhangi bir kötü muamele görmesi durumunda çocuğun üstün yararının sağlanması ilkesi gereği, tüm masraflarını devlet üstlenmek üzere, çocuğa gerekli eğitim, sağlık, yaşam koşullarını sağlamakla yükümlüdür. Ebeveynlerinin tutuklanması, sınır dışı edilmesi vs. gibi haller de dahil olmak üzere fakat olağanüstü durumlar haricinde, çocuklar anne babasıyla iletişim kurdurulmak zorundadır ve bu çocukların temel hakkıdır.

Siyaset Biliminin Temel Konuları

Genel

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Siyaset Bilimi

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve uluslararası İlişkiler olmak üzere iki farklı disiplinin birleşimidir. Uluslararası ilişkilerde siyaset bilimi bilmenin çok önemli olması sebebiyle bu iki disiplin tek bir lisans programı olarak sunulmaktadır.  genellikle ilk 2 yılda siyaset biliminin inceliklerine ilişkin detaylar verilir ve bu dersler siyaset bilimi sosyolojiye uygarlık tarihi siyasal düşünceler tarihi, diplomasi tarihi hukukun temel kavramları uluslararası iktisat ve araştırma metotları gibi dersleri içermektedir.

Lisansın son 2 senesi, yani 3 ve 4 sınıfta daha çok uluslararası ilişkiler teorisi uluslararası örgütler gibi daha çok uluslararası ilişkiler disiplininin detaylarını kavramaya yönelik temel dersler verilmektedir.

Uluslararası ilişkiler disiplininde ilerleyecek kişiler için İngilizce dışında farklı bir dil daha öğrenilmesi tavsiye edilmekte ve İngilizceyi ana dil seviyesine yakın bir seviyede konuşulması beklenmektedir.

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler daha çok teorik bilgilerin alındığı ve kimi zaman bu teorik bilgilerin pratiğe dökülmekte zorlan alabileceği veya bunun için fırsat bulmakta güçlük çekilebilecek bir alan olarak bilinmektedir.  Dünya basınını iyi takip etmek ve özellikle birden fazla dil bilen uluslararası ilişkiler alanında çalışan kişilerin bu konuda daha başarılı olabilecekleri bir gerçektir.

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ne işe yarar

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ne işe yarar sorusuna net bir cevap yoktur.  çünkü bunun nasıl kullanılacağı tamamıyla kişinin kendi kişisel özellikleri ve hedefleri ile alakalıdır.  İnter disipliner bir alan olması sebebiyle akademi dünyasından uluslararası örgütler de çalışılabilecek kadar geniş bir alan sunmaktadır. Fakat özellikle Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında çalışacak kişilerin dil alanında kendilerini geliştirmeleri gerekmektedir ancak bu sayede kaydeder bir şekilde ölümü ile alakalı alanlarda çalışabilirler.  Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ne işe yarar sorusu tamamıyla kişinin kendisi ile alakalıdır

İş Olanakları Nelerdir?

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunlarının iş olanakları nelerdir sorusu özellikle bu bölümde lisans çalışmalarına başlamadan önce lisans sırasında ve mezun olmaya yakın zamanlarda merak edilen sorulardan birisidir. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler, interdisipliner bir alan olması sebebiyle mezunlar akademik kariyer yapmaktan uluslararası örgütlere siyasi partilerde çalışmaktan seçkin devlet kurumlarında çalışmaya, yurtiçinde ve yurtdışında uluslararası organizasyonlarda görev almaya kadar birçok alanda iş olanağına sahiptir.  Fakat bu aşamada kendini ispat edebilmiş dil becerileri gelişmiş ve alanında yetkin olmak en önemli kriterlerden birisi olmakla beraber işletme ve ekonomi bilimleri hakkında önemli derecede bilgi sahibi olmak da gerekmektedir. İş olanakları nelerdir sorusu, kişinin çalışmak istediği alan ile doğru orantılıdır.

Lisans Eğitimi Sitemizi Twitter da takip edebilirsiniz.

Genel

27 MAYIS DARBESİ

Cumhuriyet tarihinde ilk askeri darbe olan 27 Mayıs darbesinin nedenleri ve sonuçları nelerdir? 27 Mayıs darbesi neden yapıldı, hangi tarihte gerçekleşti. 27 Mayıs darbesinde kimler idama mahkum edildi ve kimler asıldı?

27 MAYIS DARBESİNİN NEDENLERİ

27 mayıs darbesinin nedenleri

Cumhuriyet tarihinin üçüncü Cumhurbaşkanı olan Celal Bayar 1960′ lı yıllara doğru ordunun Demokrat Parti iktidarından hoşnut olmadığını duyan Başbakan Adnan Menderes’in etrafına “Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim” dediği bilinmekteydi. Demokrat parti geleneğinden gelen ve Menderes’ in savunma avukatı olan Hüsamettin Cindoruk, yargılama esnasında mahkeme savcısının Menderes’e bu mevzuyu sorması üzerine Menderes’in “Efendim ben devleti idare ettim, yedek subaylık yaptım, kendi gücümü biliyorum. Bu ordu yedek subaylarla nasıl idare edilir. Bunu kim uydurmuş?” dediğini belirtmiştir. Kendisinin bu sözü söyleyip söylemediği kesin olarak bilinmemekle birlikte darbeyi hazırlayanların bu sözleri propaganda amacıyla kullandığı bilinmektedir. Bu sözler 27 Mayıs’tan sonra da darbeyi meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

Darbe sebebinin Adnan Menderes hükümetinin uygulamaları ve çıkardığı kanunlar olduğu, askeri yönetimi tarafından ileri sürülmüştür. Milli Birlik Komitesi’ ne göre ihtilal, kardeş kavgasına son vermek ve laiklik ilkesine aykırı uygulamalara son vermek için yapılmıştır. Ayrıca subaylar Demokrat Parti iktidarının Kemalist ve laik rejimi tehdit ettiği kanısındadırlar. Bunların dışında, darbenin iktidarı geleneksel elit iktidar gruplarına vermek amacıyla yapıldığını öne süren bilgiler de bulunmaktadır. 27 Mayıs 1960 darbesi silahlı kuvvetler, siyaset ve toplum arasındaki ilişkiyi zedeledi. 27 Mayıs öncesi askeriye mensupları halk ile iç içe yaşıyor ve yakın bir iletişim içinde olabiliyordu. Ancak darbe sonrası askeri lojmanlar, OYAK ve diğer bazı imtiyazlar ile toplumun diğer zümrelerinden soyutlandılar. Bireyler kendi iradesi dışında güç kullanan askeri kuvvetlere karşı güven kaybı yaşarken siyasetçiler de sürekli olarak silahlı müdahale endişesiyle çalıştılar.

27 MAYIS DARBESİNİN SONUÇLARI

27 mayıs darbesinin sonuçları

27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan ve Türkiye Cumhuriyetinin ilk askeri darbesidir. Yapılan bu darbe emir komuta zinciri dahilinde yapılmamıştır. Bu darbede emir komutası yüksek rütbede kişiler bulunmamaktadır. 37 düşük rütbeli subayın katılımıyla icra edilmiştir. Kritik mevziler bu subayların ellerindeki asker ve silahlarla önce ordudaki komuta kademesinin etkisiz hale getirilmesi ile ele geçirilmiştir. Sonra cumhurbaşkanı ve hükümet üyeleri tutuklanarak, hükümet; 235 general ve 3500 civarında subay (daha çok albay, yarbay, binbaşı) emekliye sevk edilerek, ordu; 1402 üniversite öğretim görevlisi görevden alınarak ve bazı üniversiteler kapatılıp el konularak, üniversiteler; 520 hakim ve yargıç görevden alınarak, yargı kontrol altına alınmıştır.

Darbeden sonra darbeyi planlayan ve icra eden 37 düşük rütbeli subay ve Emekli Orgeneral, Cemal Gürsel’in oluşturduğu Millî Birlik Komitesi ülke yönetimini üstlendi.o Dönemde kurulan Yüksek Adalet Divanı adındaki karar alan mekanizmanın aldığı karar gereği; 9 ay 27 gün süren yargılama süreci sonunda 14 kişinin idamına, 31 kişinin de ömür boyu hapse mahkûm edilmesine karar verdi. 16 Eylül 1961 tarihinde ve adet olduğu üzere sabaha karşı, o gün başarısız bir intihar teşebbüsünde bulunan Adnan Menderes ise İmralı Adası’nda 17 Eylül 1961’de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden sağlam raporu alındıktan sonra alelacele öğleden saat 13:21’de idam edildi.

İlginizi Çekebilecek Yazılar;

Genel

İktidar Nedir?

GENEL OLARAK İKTİDAR KAVRAMI

İktidar Nedir

Yaşanılan toplum içerisinde eşitlik söz konusu olsaydı toplum içerisinde örgütlenmelerin olması söz konusu dahi olmazdı. Genel anlamda iktidar nedir?; başkaların davranışlarını etkileyebilme, kontrol edebilme ve kendi istek ve arzularına göre yönetebilme gücüne iktidar denir. Diğer bir taraftan, iktidarın tarih içerisinde büyük bir dönem monarşik bir düzende gücün tek bir elde toplandığını görmekteyiz. Çağdaş siyasal dönemlerde, mutlakıyetçilik karşıtı başlatılan mücadelelerin ardından, ik­tidarın çok değişik vazifeleri ve onun kötüye kul­lanılmasının önüne geçmek için, birbirinden ayrılmıştır. Bu ayrıma kuvvetler ayrılığı denilmiştir. Kuvvetler ayrılığına göre, yasama kuvveti kanun yapar, yürütme organı hükümet eder, yargı organı ise yasaların uygulanmasından kaynaklanan anlaşmazlıkları çözer.

İKTİDARIN ÖGELERİ

            1- Güç ve Zorlama: İktidarın temel ögesi güç ve zorlamadır. Güç, kısaca maddi üstünlükten bahseder. Maddi üstünlüğün birden fazla aracı bulunmaktadır. Bunlar, maddi zenginlik, fiziki kuvvet, bilgi ve statüdür.

            2- Benimseme: İktidarın güç ve zorlama yetkisi ile kontrolünü sürdürmesi olanaksızdır. Bu bağlamda iktidarın güç ve zorlama yerine benimseme “kabul edilme” özelliği karşımıza çıkmaktadır.

İKTİDAR ARAÇLARI

İktidarı ve kontrolü farklı yöntemlerden faydalanarak kontrolün sağlanması mümkündür. Bu yöntemler; kuvvet kullanma, ekonomik imkanlar, ödüllendirme, propaganda ve meşruiyettir.

  1. Kuvvet Kullanma: Kuvvet kullanma yetkisi fiziki olduğu kadar manevi olarak da zorlamada olabilir. Örnek vermek gerekirse kolluk kuvvetlerinin bir olaya da çatışma esnasında güç kullanması durumu olarak gösterebiliriz. Siyasal iktidarı elinde bulunduran iktidar ise güzü kullanma ve kullandırma yetkisine sahiptir. Devlet meşru kuvvet kullanma ve cezalandırma yetkisini elinde bulunduran tek bir organdır. Başka hiçbir örgüt veya oluşumun bu kuvveti kullanamaz.

2- Ekonomik İmkanlar: İktidar için en önemli araçlardan birisi de ekonomidir. İktidar bu kaynağı istediği gibi dağıtır. Geleneksel toplumlarda sultanlar ve krallar bu ekonomik kaynakları öncelikle aile bireylerine dağıtır, sonra yakınında hizmet edenlere ve bürokratik kullarına dağıtırlardı. Modern toplumlarda ise bu kaynak ihtiyaca göre dağıtılmaktadır.

3.Ödüllendirme: İktidarı elinde tutmak ve devam ettirmenin bir diğer aracıda ödüllendirmektir. Bu ödüller arasında, unvan, şeref, rütbe ve makam gibi ödüller bulunmaktadır.

4.Propaganda: İktidar araçlarından biri olan propaganda diktatörlerin döneminde sıkça kullanılan bir yöntemdir. İktidarın olağan güçleri olduğunu topluma ikna ederek iktidarını güçlendirme yoludur. Ancak bu yöntem demokrasilerde pek uygulanmaz.

5.Meşruiyet: İktidarın toplum içerisinde meşruluğunu kabul ettirememesi durumunda iktidar süresinin kısa olacağı, meşruiyet zemininde ise iktidarın uzun olacağıdır.

Diğer yazılarımızı okumak için:

Genel

Siyaset Biliminin Temel Konuları

Yazımızda, Siyaset Konusunda Farklı Yaklaşımlar üzerine, siyaset biliminin alanına, disiplinine ve Siyaset Biliminin Temel Konularına değineceğiz. Günümüz siyaset yada politika konusunda farklı yaklaşımlar olduğunu görmekteyiz. Aynı anlama gelen ve Yunancadan dilimize giren politika ile Arapçadan dilimize giren siyaset iki farklı tanım yapılabilir. Bu tanımlardan

  • ilki; siyasi partilerin iktidarı ele geçirme çabaları olarak ifade edilebilir.
  • İkinci  tanım ise; bir devletin ekonomi, barış politikaları, para politikaları ile iç ve  dış politikalarda izlediği yoldur.Siyaset Biliminin Temel Konuları

Birinci tanımda siyasete farklı bir bakış açısı çizilmiştir. Eski Yunanca polis (kent) sözcüğünden kaynaklanmaktadır. Bu bakış açısı maddi anlamda siyasetin temel amacı iktidarı ele geçirmek yada iktidara ortak olma çabası olarak görülmüştür. Tanıma göre yola çıkacak olursak siyasetin bir nevi çıkar çatışması ile uzlaşmaya doğru çıkarların ön planda tutulmasının gerekli olduğu şeklinde açıklayabiliriz. Çatışma denildiğinde silahlı şiddet ve anarşi olarak algılanmamalıdır.

David Easton’ a göre politika; toplumun yarattığı  maddi ve manevi ortak değerlerin bir otoriteye dayalı olarak dağıtılma sürecidir.

Siyaset Biliminin Temel Konusu Nedir?

Siyaset Biliminin Konusu:  Siyaset biliminin ana kaynağı Antik Yunan döneminden günümüze kadar gelmektedir. Antik Yunan döneminde siyaset anlayışı iktisat, sosyoloji, hukuk, tarih, siyaset ve diğer bilim dalları üzerinde incelemeler yapılmaktaydı. Ancak günümüzde daha çok son elli senedir bu eski anlayış yerini siyasal iktidarın incelenmesine bırakmıştır. Bu anlam da siyasi iktidarın ne olduğu, siyasi iktidarın kaynağı, dayanağı ve iktidarın sınıflandırılması ile devredilmesi hususunda farklı incelemeler yapılmaktadır.

Siyaset Biliminin Alanı

1948 yılında UNESCO‘ nun bilim adamlarına yaptırdığı sınıflandırma şu şekildedir;

1- Siyaset Teorisi: Siyaset kuramlar, Siyasal düşünceler tarihi.

2- Siyasal Kurumlar: Anayasa, devlet organları, yerel ve bölgesel yönetimler, kamu yönetimi ve devletin ekonomik ve toplumsal görevleri.

3- Toplumsal Katmanlar: Siyasi partiler, kamuoyu, seçimler ve seçim sistemler.

4- Uluslararası İlişkiler: Uluslararası politika, Uluslararası örgütler ve yönetim, Devletler hukuku.

Siyaset Biliminin Gelişimi

Toplum bilimlerinin en eskisi ve en yenisi olarak siyaset bilimi sayılır. Toplum yönetimi olarak ilk çağlarda düşünürler bu konuyu kaleme almışlardır. İkibin yıl önce Aristo “Politika” adlı eserinde ilk kez sınıflandırma yapmıştır.  II. Dünya savaşının sona ermesinden sonra siyaset bilimi için bir dönüm noktası olmuştur. Radikal değişikliklerin olduğu dönemde siyaset bilimi diğer bilim dallarıyla birlikte değil başlı başına bir bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ile bir kısım Avrupa ülkeleri bu tarih itibari ile “siyaset bilimi” olarak ele almaya başlamışlardır. Git gide önem taşımaya başlayan siyaset bilimi, eğitim programlarına konu olmuş ve bir bilim dalı olarak müfredatlarına girmeye başlamıştır. Çağdaş manada siyaset bilimi siyasal olayları bilimsel olarak inceleme ve araştırmaya başlanılmıştır.

Siyaset bilimi ile ilgili disiplinler

Sosyoloji (Toplum bilimi): Siyaset biliminin kurumsal konularını araştırır.

Psikoloji: Siyaset biliminin en fazla yararlandığı bir bilim dalıdır. Siyasal davranışların, oy verme davranışlarının ve siyasal katılmanın araştırılmasında psikolojiden yararlanılır. Günümüzde siyaset bilimi ile psikoloji arasında yoğun ilişkilerden dolayı “Siyaset Psikolojisi” adında yeni bir alan doğmuştur.

Kamu yönetimi: Kamu yönetimi, siyaset biliminin bir uzantısıdır.

İktisat (Ekonomi): Ekonomi genel anlamda servetin elde edilmesi, üretilmesi ve dağıtılması konusunu araştıran bir bilim dalıdır. Siyasi partiler iktidarı ele geçirmek için topluma ekonomi yönünde neler yapacağını anlatarak ikna etmeleri gerekiyor. Siyasetçiler iktisat bilimini araştırarak bu bilim dalından istifade ederler.

Tarih: Tarih ile siyaset bilimi arasında oldukça yakın ilişkiler bulunur. Tarih, toplumun ve devletin geçmişini inceleyerek, geleceğe yönelik nasıl adımlar atılacağı yönünde siyaset bilimine fazlasıyla katkı sağlamaktadır.

Hukuk: Siyaset bilimi doğası gereği en çok kamu hukukuna daha fazla ilgi duyar. Siyaset bilimi yeni kurallar koyarken hukuktan yararlanır.

Siyaset Bilimi ve Pozitif Bilimler

Siyaset bilimi diğer pozitif bilimlerden faydalanarak araştırma yaparak, siyasal davranışlar, siyasal eğilimler ile kamuoyu yoklamaları gibi konularda pozitif bilimlerinden yararlanılmaktadır.

İktidar ve Siyasal İktidar Ayrımı

İktidarın kelime anlamı güç ve kuvvet demektir. Sosyal iktidar ise başkalarının davranışlarını etkileyebilmek ve kontrol etme başarısı olarak görülür.  Sosyal iktidarın etkileme alanı sınırı varken siyasi iktidarın etkileme alanı ise geniştir. Örnek vermek gerekirse  aile içerisinde bir babanın otoritesi sınırlı iken, bir örgütün yöneticisi üyeleri ile  sınırlıdır. Ancak devletin başında ki siyasi bir liderin etki alanı bütün  ülke vatandaşlarınadır..

Sosyal iktidarda ise hiyerarşi söz konusudur. Siyasal iktidarda kısmen bir kademe anlayışı olup  alt üst ilişkisi vardır. Siyasi iktidar bu hiyerarşi içerisinde en üstünde yer almaktadır. Siyasi iktidarda zor/kuvvet kullanma hakkı verilirken, diğer iktidarlarda bu gücün meşru dayanağı yoktur. Bir ülkede resmi güç kullanma tekeli yalnızca devletin elindedir.

İlginizi Çekebilecek Yazılar;

Genel

Yeni Kamu Yönetimi

yeni kamu yönetimi

        Gelişen ve değişen bir dünyada, teknolojik gelişmeler ve küreselleşmenin hız kazandığı yirminci yüzyılda alışagelinmiş Kamu yönetimi de bu değişimlere ayak uydurmak zorunda kalmıştır. İletişim araçlarının gelişmesi ile birlikte ortaya çıkan sorunların hızlı bir biçimde yayılması, yönetsel yapıların değişmesini zorlamaktadır. Aşağıda Yeni  Kamu Yönetimi üzerine Kamu Yönetiminde Yeni Yaklaşımları ele alacağız.

Klasik kamu yönetiminde hantal ve ağır işleyen bir bürokrasi ile devam edilemeyeceği bunun yerine modern anlamda bir kamu yönetimine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu gelişmeler ışığında devletin küçülterek , dernek, vakıf, meslek odaları ve kooperatifler gibi sivil toplum kuruluşlarına bazı görevler vererek asli görevi olan denetleme ve düzenleme görevini daha etkin bir biçimde yerine getirmiş olacaktır. Ayrıca hizmetlerin yerinde verilmesi de önemli konu olup ilerleyen konularda yerelleşme ve yönetişim konuları ele alınacaktır.

Kamu Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar  

  • Devletin küçültülmesi,
  • Müşteri/Vatandaş odaklılık,
  • Halkın katılımı ve Denetimi,
  • Yönetimde açıklık,
  • Ademi Merkeziyetçi Yapılanma,
  • İnsan kaynakları Yönetimi,
  • Performans Öncelikli Yönetim,
  • Yeni Yönetim Yaklaşımları.

Yeni kamu yönetiminde Devletin Küçültülmesi

Hantal ve sürdürülemez bir kamu yönetimi artık devletlerin işleyişlerini hem yavaşlatmakta hem de yük olmaktadır. Gelişen teknolojiye ayak uyduran özel sektör ve şirketler verdiği mal ve hizmetleri daha etkin, hızlı ve kalite bir biçimde gerçekleştirmektedir. Devletler de bu hantal yapıdan kurtulmak ve daha etkin bir rol üstlenmek için özel sektör gibi davranmalıdır.

Burada devletin küçültülmesi demek daha az hizmet verileceği anlamı doğurmaz. Zira devleti küçülterek daha işlevsel hale getirilmesi anlamına gelir. Devleti küçültmenin üç farklı yolu bulunur. Bunlardan ilki kamunun işlettiği kurumları özelleştirerek gerçekleştirir. İkinci bir yol ise hiçbir kar amacı gütmeyen dernekler, vakıflar ve araştırma merkezleri gibi kurumlara devletin bazı görevleri devretmesidir. En son yol olan üçüncü yol ise yerinden yönetimlerdir.

Yeni kamu yönetiminde Müşteri/Vatandaş odaklılık,

      Klasik kamu yönetimi anlayışı olan “devlet ne üretirse vatandaş onu tüketir” anlayışı günümüz modern kamu yönetimi anlayışına tamamen terstir. Dünyada nüfusun son elli senede gözle görülür artışı ile beraber, gelişen teknoloji, haberleşme ve ulaşım araçlarının çoğalması ihtiyaç türlerinde değişikliklere sebep olmuştur. Buna göre modern kamu yönetimi anlayışı tamamen “vatandaş odaklı” olmak zorundadır.

Vatandaşın ihtiyaçları belirli bölgelere, şehirler hatta mahallelere göre değişiklik arz eder. Bu durumda ihtiyaçların belirlenmesi, doğru yerlere yatırım ve harcama yapılması gerekir.

Yeni kamu yönetiminde Halkın Katılımı ve Denetimi ile Yönetimde Açıklık

Halkın sadece seçimlerde oy vermelerinin ek olarak, siyasi karar mekanizmasına ve yönetim sürecine temsil yolu ile veya doğrudan katılmaları anlamına gelmektedir. Katılımcılık anlamı, vatandaş hakları, demokratik yönetim, yolsuzluklarla mücadele ve yoksulluğun azaltılması hedeflenir.

1980’li yıllardan itibari ile dünyada, yönetimde şeffaflık anlayışı gelişmeye başlamıştır. Kamuda denetim demokratik ülkelerde çok önemlidir. Devletin yaptığı işleri takip etme ve denetleme  vatandaşın hakkıdır. Kamuda şeffaflık ilkesi gereği yapılan her türlü iş gizli kalmayarak şeffaf ve takip edilir olması gerekir. Yönetim ne kadar şeffaf olursa bir kadar da almış olduğu kararların meşruluğu artar. Böylece kamuda idari şeffaflık sayesinde otomasyon sistemi ile denetim mekanizması oluşturup, yolsuzluklarında önüne geçilebilecektir.

Yeni kamu yönetiminde İnsan Kaynakları Yönetimi

1990′ lı yıllara kadar uygulanan kamu personel yönetimi yerine günümüzde yeni adıyla ve yeni işlevselliği ile birlikte yeni bir anlayış hakim olmuştur. İster özel sektörde olsun ister kamu yönetiminde bir işe bir insan bakıyorsa burada bir yönetme söz konusudur. Bu yönetimde bir işe tanım verme, işin gereklilikleri ve uygun işe uygun personel için insan kaynakları departmanına ihtiyaç duyulmuştur.

Yeni kamu yönetiminde Performans Öncelikli Yönetim

Klasik kamu yönetiminde performans kriterleri pek göz önüne alınmazdı. Kurumsal başarı ve personelin nitelikleri hep ikinci planda kalmıştı. Ancak artan ihtiyaçlar, hızla fazlalaşan nüfus ve kısıtlı kaynaklar nedeniyle maliyet hesabı yapılması gerekmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi devletin küçültülmesi konusuna paralel olarak performansın, verimliliğin ve az kişi ile nitelikli performans kaçınılmaz olmuştur.

Yeni Kamu Yönetim Yaklaşımları

Ülkelerin günümüzde klasik kamu yönetimi yerine yeni kamu yönetimi (New Puplic Management) anlayışı eğilimi içerisine girmiştir. Yeni kamu yönetimi anlayışında kamunun denetlenebilir, yapılan işlerde şeffaflık ve etkin kamu hizmeti kültürü ile personelin daha etkin, inisiyatif alan kişiler tarafından gerçekleşmesi anlayışıdır.

yeni kamu yönetimiiYeni kamu yönetimi yaklaşımında üç farklı örnek gösterilebilir.

Bunlar;

  1. Toplam Kalite Yönetimi,
  2. Stratejik Yönetim ve
  3. Benchmarking olarak gösterilebilir.

Bunlardan ilki toplam kalite yönetimi anlayışı, bir kurumda kaliteyi elde etmek bir kişi ile değil, her birimle gerçekleşir. Yeni kamu yönetim anlayışlarından ikinci anlayış olan stratejik yönetim anlayışı ise; değişen ve gelişen çevresel değişim faktörleri göze alınarak bazı planlar yapılması gerekir. Bu planlar kısa vade, orta vade ve uzun vade olarak gerçekleşir. Son olarak Benchmarking ise “işi ene iyi yapanı bul, uygulamaları kendi kurumunda kullan” şeklinde belirtilebilir.

Diğer yazılarımızı okumak için:

Genel

DOST DÜŞMAN AYIRIMI

Carl Schmitt’e göre Dost-Düşman Ayırımı

Carl Schmitt

Schmitt, siyasetin ne olduğunu belirlemek için işe siyaset ile devletin  birbirinden çok farklı şeyler olduğunu söylemekle başlıyor. Ona göre siyaset devletten  önce var, devletin olmadığı koşullarda da siyaset var. Bu önemli bir tespit. Devlet  ortadan kalksa veya belirli bir toplumda, şu veya bu nedenden ötürü yıkılsa da,  siyaset var olmaya devam edecek, çünkü devlet gerçekte insanların birlikte  yaşayarak, bir toplum oluşturmalarını sağlayan bir kurum olmasının ötesinde bir olgu  değil. Yani bir anlamda evrensel değil, tarihsel bir olgu.

Carl Schmitt’e göre devlet siyaseti içerir ve hatta içermesi de gerekir. Bazı  durumlarda devletin Siyasal niteliğinin dumura uğradığı da ya da devletin Siyasal bir  biçimde hareket etmekten kendi isteğiyle kaçırdığına tanık olunuyor. Her ne kadar  Nazi hareketinin bir şekilde içinde olsa da, Schmitt, Hitler’in ele geçirmiş olduğu  Weimar Cumhuriyeti’nin yönetim tarzına büyük bir eleştiri yaparak, siyaset yapma yeteneğinden yoksun devlet tanımı getiriyor.

Schmitt’e göre düşmanın gerçek bir tehdit teşkil etmesinin de pek önemi yoktur, zira taraflar arasında fiili bir çatışma patlak verdiğinde, ancak çatışmada taraf olanlar, gerekli kararı almak durumundadırlar. Birinin varlığının diğerlerini yok etme potansiyeli taşıyıp taşımadığına, taraftar kendileri karar vereceklerdir. Dostu düşmandan ayırt etmek için, sezgi ve siyasal içgüdü sahibi de olmak gerekmektedir. Ahlaken kötü olanın, estetik bakımdan itici olanın, ya da ekonomik açıdan zararlı olanın, mutlaka düşman olması gerekmez. Tıpkı ahlaki kriterler açısından iyi olanın, estetik açıdan güzel ya da ekonomik açıdan faydalı olanın da, siyaseten dost olarak tanımlanmasını gerektirmediği gibi.

Siyasal anlamda tanımlanan düşman, kişisel nefretleri uyandıran biri de değildir. Kişisel nefret ya da garezin siyasette değil, sadece özel yaşam da bir anlamı olabilir. Rakip olarak belirlenmiş olanı top yekûn dışlamak, ona diz çöktürüp belini kırmak, hatta yok etmek, siyasetin doğal hedefi olmalıdır. Weimar Cumhuriyeti’nin siyaset zafiyeti ve yetersizliği, dost düşman karşıtlığını tespit edememiş olması, Nazizmin yükselişinin sorumlusudur. Dost düşman ilişkisi üzerine bina edilmiş siyaset belirleyicidir ancak diğer yandan dostu düşmanı ayırt edememek, başka bir deyişle siyaset yoksunluğu da aynı ölçüde belirleyicidir.

  • Düşmanı yok etmekten kaçınmanın ancak bir tek nedeni olabilir.
  • Düşmanla anlaşma yapmanın, daha yararlı olacağına ilişkin bir kanaatin uyanmasıdır.
  • Aksi takdirde düşman siyaseten elenmesi gereken bir unsurdur ve bundan geri kalan da, bizzat kendisi elenmeye hazır olmalıdır.

Schmitt’in, siyaseti tanımlamak için ortaya koyduğu kritere göre, bir toplumda Siyasal bir alanın var olması için, mutlaka “yabancının” ya da “ötekinin” de var olması Schmitt Bu yaklaşımları yaparken geçmişte, eski Yunan polis devletlerinin arasındaki rekabet Platon’a Devlet’i ve İtalya’daki Site-devletler arasındaki rekabet nedeniyle meydana gelen savaşlardan ötürü İtalyan Birliği’nin gerçekleşmesinden şikâyetçi olduğu için Machiavelli’ye Prens’i, diğeri ise İngiltere‘yi sarsan din savaşlarından duyduğu endişeden ötürü Hobbes, Leviathan’ı yazmışlardır. Öte yandan Marx’ın siyaset düşüncesi, sınıflararası çatışma ve bir sınıfın diğerini sömürmesi üzerine temellenmiştir. Weber’in siyaset teorisine zemin oluşturan ise yaşadığı dönemin çeşitli Avrupa ülkelerinin emperyalist emelleri uğruna. birbirlerine karşı giriştikleri amansız mücadeledir. Bu fikir ayrılıklarının ötesinde, Mouffe, birbirine hasım olan taraflar birbirlerine karşı kıyasıya bir mücadele ederler, mücadelelerini liberal demokrasinin ahlaki ve Siyasal ilkelerini kabullenmiş olarak, hatta kendilerinden mal etmiş olarak sürdürürler, diye bir yaklaşımda bulunur. Schmitt elbette bu yaklaşıma tamamen zit bir görüştedir, çünkü o yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi baştan beri rakipler arasında oturup konuşmanın, uzlaşma noktaları aramanın, boşuna bir çaba olduğunu savunmakta ve tarafların ortak prensiplere ve hatta aynı mücadele biçimlerine sahip olmadıkları görüşünü öne sürmektedir. Mouffe bir yerde Schmitt’e hak vererek, liberal demokrasi, çoğulculuğun en uç noktasına kadar götürecek radikal modeller üzerinde durmak, onları düşünmek gerekir derken, liberal demokrasinin de hedefi düşmanlık ortamını pekiştirme potansiyeli taşıyan koşulları değiştirerek, siyasi mücadelenin hasımlar arasında değil, birbirine karşı sadece muhalif ve karşıt olanlar arasında cereyan etmesini sağlamak olmalıdır diyor.

İlginizi Çekebilecek Yazılar;

Genel

SOSYAL BELEDİYECİLİK

Sosyal belediyecilik

Sosyal belediyecilik, sosyal devletin, vatandaşlarına sunmakla yükümlü olduğu sosyal politika ve faaliyetlere belediyelerin de katılıp yerel düzeyde birtakım sosyal yardım ve hizmetleri yapmasını ifade etmektedir. ve işlevleri sosyal devletle kıyaslanmak suretiyle açıklanacaktır. Daha sonra ise sosyal belediyeciliğin tarihsel gelişimi ve zamanla sosyal belediyecilik anlayışında yaşanan değişim irdelenecektir.

Sosyal Belediyecilik Kavramı

Dünyada ve ülkemizde son yıllarda kamu yönetimi alanında yaşanan hızlı değişim siyasal yapıların ve kurumların kendilerini yeniden tanımlamalarını öngörmektedir. Kamu yönetimini daha etkili ve daha verimli kılmak adına, iyileştirme amacıyla girişilen bu yeniden düzenlemeler sonucunda gerçekleştirilen yenilikler günümüzde de artarak devam etmektedir. Yaşanan bu hızlı değişikliklerle beraber dünyada küreselleşme ve yerelleşme bağlamında yaşanan süreç; yerel dinamikleri ve değerleri ön plana çıkarmaktadır. Yaşanan bu süreç kamu yönetim sisteminin yerel ayağını oluşturan ve yerel yönetim denince akla ilk gelen kurumlar olan belediyeleri de gerek organizasyon yapılarında ve iş süreçlerinde gerekse de yerine getirdikleri fonksiyonlarda yenilenmeye ve değişime zorlamaktadır. Yasaların değişmesi, hızlı kentleşme, kentleşme ile birlikte ortaya çıkan sorunlar, küreselleşme ile var olan yerelleşme ve göç olgusu belediye yönetimi anlayışında değişime sebep olan başlıca unsurlardır. Özellikle sosyal devlet anlayışında meydana gelen değişiklikler, devletin yerel ayağını oluşturan belediyeleri sosyal alanda daha aktif olmaya itmiştir. Bu durum belediyelerin sosyal harcamalarını arttırırken sosyal belediyecilik anlayışını da doğurmuştur. Sosyal belediyecilik, belediyelerin sosyal fonksiyonlarını arttıran ve sosyal yaşam içinde aktif hale gelmelerini sağlayan, yani sosyal devletin gereklerini gerçekleştirmeye yönelik olarak belediyelere yeni birtakım görevler yükleyen bir anlayıştır.

Türkiye’de Sosyal Belediyecilik Hizmetlerinin Gelişimi

Türk yönetim tarihindeki esaslı değişim Tanzimat’la birlikte başlamıştır. Tanzimat, Türk yönetim tarihinde bir dönüm noktasıdır. Modern anlamda kamu yönetim birimlerinin ortaya çıkısı da bu döneme rastlar. İlk belediye teşkilatları da, bu dönemden itibaren kurulmaya başlanmıştır. İstanbul Şehremaneti ve Altıncı Belediye Dairesi’nin kuruluşu ile birlikte Türk belediyeciliğinin temelleri atılmıştır. Bundan önceki dönemde, beledi nitelikteki hizmetleri; vakıflar, kadılık kurumu, loncalar ve bu günkü deyimiyle diğer sivil toplum örgütleri karşılamıştır. Ancak değişen dünya koşulları ve Kırım Harbi’nin etkisiyle Osmanlı beledi nitelikteki hizmetlerin ifasını belediye teşkilatlarına yüklemiştir. 1877’de çıkan Belediye Kanunu’nda belediyelerin organları, Belediye Reisi, Belediye Meclisi ve Cemiyet-i Belediye’den oluşmuştur.

Bu kanun 1930 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Dolayısıyla Ülkemizdeki sosyal belediyeciliğin gelişiminde Cumhuriyet’in ilanından günümüze kadar olan süreci üç dönem halinde ele alıp Birinci dönem, Cumhuriyetin ilk yılları olan 1923 – 1945 dönemidir. Bu dönem belediyelerin geniş yetkilerle donatıldığı ve İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar mahalli nitelikli hizmetlerin karşılanmasında belediyelerin aktif olduğu dönemdir. Bu dönemde belediyelerin görev ve sorumlulukları üzerinde 1580 sayılı belediye yasası belirleyici olmuştur. Bu yasa, belediyelere kentsel hizmetlerden çok çeşitli sosyal politikalara kadar epeyce görev vermiştir. İkinci dönem, 1945-1990 dönemidir.

Bu dönem, temel kentsel hizmetler, eğitim, sağlık, sosyal yardım ve sosyal hizmetler gibi sosyo-kültürel nitelikli hizmetlerde merkezi idarenin baskın hale geldiği dönemdir. Bu dönemde belediyeleri sosyo-kültürel hizmetlerde ikinci plana düşüren bir diğer gelişme de, 1961 Anayasası ile sosyal devlet niteliği kazanan devletin eğitim, sağlık, sosyal yardım ve hizmetler ile konut ihtiyacının karşılanmasına daha büyük önem vermeye başlamasıdır. 1930 tarihli Belediye Kanunu ile esaslı bir düzenleme getirilmiş, 1984 yılında çıkarılan 3030 sayılı kanunla Büyükşehir belediyeleri kurularak belediyelerle ilgili farklı bir yapılanmaya gidilmiştir. Üçüncü dönem ise, 1990’dan günümüze kadarki dönemdir. 1990’lı yıllardan itibaren belediyelerin etkinliğinin özellikle büyükşehirlerde yeniden artmaya başladığı dönemdir. Bu dönemde; büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere belediyelerin sosyal politika alanındaki hizmetlerinin tür ve kapsamını genişletilmiştir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK YAZILARIMIZ;

 

 

Genel

Siyasi Aktörler

Siyasette Siyasal Aktörler Kimlerdir?

Siyasette siyasi aktör olarak karşımıza Bireyler,  Baskı Grupları, Siyasi Partiler, Kamuoyu, Sivil Toplum ve Siyasal, Bürokratik Otoriteler ve Kurumlar çıkmaktadır. Bunlara aşağıda kısaca göz atalım.

1- Siyasetin Aktörü Olarak Birey

birey

Kişinin siyasal değer, inanç ve tutumları zaman içinde meydana gelmektedir. Kişi içinde yaşadığı siyasal kültürün içerdiği değer yargıları, anlayışlar, davranış kuralları çerçevesinde “siyasal bir insan” olarak biçimlenmektedir. Siyasal toplumsallaşma (political socialization) tek başına bireyi bir siyaset aktörü konumuna getirmez. Siyasal aktör, siyaset sürecinde etkin olabilmeyi de içermektedir.

Bireyi siyasal katılmaya yönlendiren nedenler ikiye ayrılabilir.

Sanayi devrimiyle beraber ortaya çıkan sanayileşme ve ticarileşme süreci ve bunun beraberinde getirdiği sınıfsal ve siyasi değişimdir. Devletin giderek artan işlevleri, bireyin yaşantısını daha yoğun etkileyen faaliyeti, her bireyin ve topluluğun siyasal sürece daha yakın ilgi duymasına, onu etkilemeye yönelmesine neden olmaktadır.

Siyasal katılma çeşitli yaklaşımlarla tanımlanabilecek bir kavramdır. Dar anlamda örneğin yalnızca seçimlere katılma olarak algılanabileceği gibi; geniş anlamda, örneğin bürokrasi ve siyasal karar alma sürecinin her aşamasına katılım olarak da tanımlanabilir.

Huntington’a göre siyasal katılma: “politikacılar dışındaki yurttaşların siyasal kararları etkilemeye” çalışmasıdır.

Bireyin hem genel düzeyde hem de yerel düzeyde devlet organlarının çalışmalarını ya da kararlarını etkileyen tüm davranışlar; kendilerince ya da tasarlanan yasal ve yasal olmayan, başarılı ya da başarısız davranışların tümü siyasal katılma kavramı içerisinde yer alırlar. Türkiye’de yapılan birçok araştırma, kırsal kesimde görülen yüksek oy verme eğiliminin, siyasal insan oluşumundan çok uyarılmış davranış kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadırlar.

“Temsili demokrasinin varsayımları içinde yurttaştan beklenenler çok sınırlıdır. Söz konusu olan daha çok pasif bir yurttaştır.” Tekeliye göre temsili demokraside birey siyasetin pasif bir aktörüdür ve temel fonksiyonu seçim dönemlerinde oy kullanmaktır. Ancak tekeli çoğulcu demokraside durumun farklı olduğunu belirterek şöyle der: “Partiler içinde iktidarı kontrol etmek isteyenler iktidarı elde ettiklerinde parti üyelerine ve yandaşlarına siyasal sadakat karşılığı çıkar dağıtmaktadırlar. Bu partiler kadroları siyasal başarıyla şekillenen bir örgüt olmaktan çıkararak, parti içi sadakatlerle şekillenen örgütlere dönüşmektedirler.

2- Siyasetin Aktörü Olarak Baskı Grupları

baskı grupları

Baskı grupları çıkarları doğrultusunda bir araya gelen ve bu çıkarları siyasal otoriteler tarafından kabulünü sağlamak ya da savunmak amacıyla oluşturulmuş yapılardır. Baskı grubunun amacı iktidarı ele geçirmek olmamakla birlikte müşterek ideal ve amaçlar doğrultusunda siyasi kararları etkilemeye yönelik faaliyette bulunan toplumlar olarak tanımlamamız mümkündür. Bir baskı grubunun her istediğini ödünsüz elde etmesini engelleyen baskılar bütün siyasal sistemlerde mevcuttur.

Gabriel Almond ve Bingham Powell baskı gruplarını anomik, örgütlenmemiş, kurumsal ve örgütlenmiş olarak dört temel gruba ayırmaktadır.

1.Geçici (anomik) baskı grupları: Aniden ortaya çıkan organize edilmemiş gruplardır. Kendiliklerinden meydana gelirler ve şiddet eğilimlidirler. Yine kendiliklerinden ortadan yok olurlar.

2.Örgütlenmemiş baskı grupları: Organizasyon açısından birinci gruba göre daha ileri sayılmalarına rağmen yine de düşük düzeydedir. Ülkenin demografik yapısını oluşturan birimlerin kendi özelliklerinden kaynaklanan nedenlerle zaman zaman siyasal mekanizmayı yönlendirmeye çalışmaktadırlar.

3.Kurumsal baskı grupları: Üniversiteler, ordu, bürokrasi gibi kuruluş amaçları çıkarların birleştirilmesi olmayan ancak üyesi oldukları kurumlar gereği zaman zaman siyasal mekanizmaya yönelik faaliyetlerde bulunan gruplardır. Bu gruplar, kendi siyasal çıkarları için gösteri yürüyüşü düzenleme, ilan verme gibi yöntemleri kullanabilirler.

4.Örgütlenmiş baskı grupları: Tam anlamıyla organize yapıdadırlar ve bilinçli şekilde karar mekanizmalarına baskı yaparak hedeflerine ulaşmayı amaçlarlar. Örgüt, maddi güç ve profesyonel kişilerden oluşur.

3- Siyasetin Aktörü Olarak Siyasi Partiler

Siyasal partilerin en önemli fonksiyonlarının başında siyasal katılımı sağlamak ve vatandaşların sistemle bütünleşmesini temin etmek gelmektedir.

Partilerin insan gücü: liderler, aktif üyeler (partizan), sıradan üyeler ve gönüllülerdir. Partiler siyasal sisteme, istek girdilerinin ulaşmasını sağlayan en önemli araçlardandır. Ülkede siyasal göreve gelebilmenin ön koşulu bir siyasal partiden aday gösterilmektir. Partilerin kamu görevine aday bulunması ve göstermesi evrensel bi olgu olarak göze çarpıyor. Bir partinin yaşayabilmesi için kadrola ve maddi kaynaklara gereksinimi vardır. Partilerin üyeye ve kadrolara ihtiyacı değişik yollardan karşılanır. Bazı partiler üye sayısını yüksek tutmaya yönelirler, diğerleri partiye ve düşüncesine bağlı az sayıda üyeye sahip olmayı yeğleyebilir. İktidara ortak olmayan partilerin işlevi muhalefette bulunmaktır. Muhalefetin görevi, sistemin kararını eleştirmek, denetlemek ve almaşıklar sunmak böylece kendilerine iktidar yolunu açmaya gayret etmek olarak açıklanmaktadır.

4- Siyasetin Aktörü Olarak Kamuoyu, Sivil Toplum

Kamuoyu halkı ilgilendiren bir mesele hakkında belirli bir zamanda , “genel yargı” yahut ortak “kanaattir.” Azınlığın kararlı ve örgütlü biçimde savunduğu bir görüş, çoğunluğun gevşek alarak benimsediği bir görüşe ağır basabilir. Bu gibi durumlarda kamuoyu azınlığın etkisi altında oluşabilir. Kamuoyu sivil toplum kavramı ile yakından ilintili bir olgudur.

Hegel, Sivil toplum kavramını olumsuz bir tanımlama olarak kullandı. Sivil toplum, aile bireylerini aile bağlarından kopararak aralarındaki uyumu bozar ve bireyleri birbirinin hasmı haline getirir. Buna karşılık Locke’da ise sivil toplum, bireylerin rasyonel tercihlerinin bir uzantısı olarak gelişir.

Sivil toplumun gelişmesi beş temel önkoşulun gerçekleşmesine bağlıdır (Ömer Çaha):

  • Toplumsal Farklılaşma, (kesret)
  • Toplumsal Örgütlenme,
  • Gönüllü Birliktelik, (kesrette vahdeti sağlamak)
  • Toplumsal Düzeyde Otonomileşme,
  • Baskı Mekanizması Oluşturma” şeklinde zikretmek mümkündür.

Sivil toplum devletin şekillendirmediği, kendi inisiyatif ve renkliliğine terk ettiği devlet dışı alanı ifade etmekle sınırlı kalmamakta, aynı zamanda aktif ve örgütlü siyasal katılım ve politizasyon sürecini de ifade etmektedir. Sivil toplumun sağlıklı olabilmesi için demokratik olmasına, demokratik olabilmesi için de devlete ihtiyaç vardır.

İlginizi Çekebilecek Yazılar;