Üst Düzey Yönetici Belgesi
Siyaset Bilimi Siyaset Bilimi Hakkında Herşey!İncele

Kategori: Genel

Genel

27 MAYIS DARBESİ

Cumhuriyet tarihinde ilk askeri darbe olan 27 Mayıs darbesinin nedenleri ve sonuçları nelerdir? 27 Mayıs darbesi neden yapıldı, hangi tarihte gerçekleşti. 27 Mayıs darbesinde kimler idama mahkum edildi ve kimler asıldı?

27 MAYIS DARBESİNİN NEDENLERİ

27 mayıs darbesinin nedenleri

Cumhuriyet tarihinin üçüncü Cumhurbaşkanı olan Celal Bayar 1960′ lı yıllara doğru ordunun Demokrat Parti iktidarından hoşnut olmadığını duyan Başbakan Adnan Menderes’in etrafına “Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim” dediği bilinmekteydi. Demokrat parti geleneğinden gelen ve Menderes’ in savunma avukatı olan Hüsamettin Cindoruk, yargılama esnasında mahkeme savcısının Menderes’e bu mevzuyu sorması üzerine Menderes’in “Efendim ben devleti idare ettim, yedek subaylık yaptım, kendi gücümü biliyorum. Bu ordu yedek subaylarla nasıl idare edilir. Bunu kim uydurmuş?” dediğini belirtmiştir. Kendisinin bu sözü söyleyip söylemediği kesin olarak bilinmemekle birlikte darbeyi hazırlayanların bu sözleri propaganda amacıyla kullandığı bilinmektedir. Bu sözler 27 Mayıs’tan sonra da darbeyi meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

Darbe sebebinin Adnan Menderes hükümetinin uygulamaları ve çıkardığı kanunlar olduğu, askeri yönetimi tarafından ileri sürülmüştür. Milli Birlik Komitesi’ ne göre ihtilal, kardeş kavgasına son vermek ve laiklik ilkesine aykırı uygulamalara son vermek için yapılmıştır. Ayrıca subaylar Demokrat Parti iktidarının Kemalist ve laik rejimi tehdit ettiği kanısındadırlar. Bunların dışında, darbenin iktidarı geleneksel elit iktidar gruplarına vermek amacıyla yapıldığını öne süren bilgiler de bulunmaktadır. 27 Mayıs 1960 darbesi silahlı kuvvetler, siyaset ve toplum arasındaki ilişkiyi zedeledi. 27 Mayıs öncesi askeriye mensupları halk ile iç içe yaşıyor ve yakın bir iletişim içinde olabiliyordu. Ancak darbe sonrası askeri lojmanlar, OYAK ve diğer bazı imtiyazlar ile toplumun diğer zümrelerinden soyutlandılar. Bireyler kendi iradesi dışında güç kullanan askeri kuvvetlere karşı güven kaybı yaşarken siyasetçiler de sürekli olarak silahlı müdahale endişesiyle çalıştılar.

27 MAYIS DARBESİNİN SONUÇLARI

27 mayıs darbesinin sonuçları

27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan ve Türkiye Cumhuriyetinin ilk askeri darbesidir. Yapılan bu darbe emir komuta zinciri dahilinde yapılmamıştır. Bu darbede emir komutası yüksek rütbede kişiler bulunmamaktadır. 37 düşük rütbeli subayın katılımıyla icra edilmiştir. Kritik mevziler bu subayların ellerindeki asker ve silahlarla önce ordudaki komuta kademesinin etkisiz hale getirilmesi ile ele geçirilmiştir. Sonra cumhurbaşkanı ve hükümet üyeleri tutuklanarak, hükümet; 235 general ve 3500 civarında subay (daha çok albay, yarbay, binbaşı) emekliye sevk edilerek, ordu; 1402 üniversite öğretim görevlisi görevden alınarak ve bazı üniversiteler kapatılıp el konularak, üniversiteler; 520 hakim ve yargıç görevden alınarak, yargı kontrol altına alınmıştır.

Darbeden sonra darbeyi planlayan ve icra eden 37 düşük rütbeli subay ve Emekli Orgeneral, Cemal Gürsel’in oluşturduğu Millî Birlik Komitesi ülke yönetimini üstlendi.o Dönemde kurulan Yüksek Adalet Divanı adındaki karar alan mekanizmanın aldığı karar gereği; 9 ay 27 gün süren yargılama süreci sonunda 14 kişinin idamına, 31 kişinin de ömür boyu hapse mahkûm edilmesine karar verdi. 16 Eylül 1961 tarihinde ve adet olduğu üzere sabaha karşı, o gün başarısız bir intihar teşebbüsünde bulunan Adnan Menderes ise İmralı Adası’nda 17 Eylül 1961’de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden sağlam raporu alındıktan sonra alelacele öğleden saat 13:21’de idam edildi.

İlginizi Çekebilecek Yazılar;

Genel

İktidar Nedir?

GENEL OLARAK İKTİDAR KAVRAMI

İktidar Nedir

Yaşanılan toplum içerisinde eşitlik söz konusu olsaydı toplum içerisinde örgütlenmelerin olması söz konusu dahi olmazdı. Genel anlamda iktidar nedir?; başkaların davranışlarını etkileyebilme, kontrol edebilme ve kendi istek ve arzularına göre yönetebilme gücüne iktidar denir. Diğer bir taraftan, iktidarın tarih içerisinde büyük bir dönem monarşik bir düzende gücün tek bir elde toplandığını görmekteyiz. Çağdaş siyasal dönemlerde, mutlakıyetçilik karşıtı başlatılan mücadelelerin ardından, ik­tidarın çok değişik vazifeleri ve onun kötüye kul­lanılmasının önüne geçmek için, birbirinden ayrılmıştır. Bu ayrıma kuvvetler ayrılığı denilmiştir. Kuvvetler ayrılığına göre, yasama kuvveti kanun yapar, yürütme organı hükümet eder, yargı organı ise yasaların uygulanmasından kaynaklanan anlaşmazlıkları çözer.

İKTİDARIN ÖGELERİ

            1- Güç ve Zorlama: İktidarın temel ögesi güç ve zorlamadır. Güç, kısaca maddi üstünlükten bahseder. Maddi üstünlüğün birden fazla aracı bulunmaktadır. Bunlar, maddi zenginlik, fiziki kuvvet, bilgi ve statüdür.

            2- Benimseme: İktidarın güç ve zorlama yetkisi ile kontrolünü sürdürmesi olanaksızdır. Bu bağlamda iktidarın güç ve zorlama yerine benimseme “kabul edilme” özelliği karşımıza çıkmaktadır.

İKTİDAR ARAÇLARI

İktidarı ve kontrolü farklı yöntemlerden faydalanarak kontrolün sağlanması mümkündür. Bu yöntemler; kuvvet kullanma, ekonomik imkanlar, ödüllendirme, propaganda ve meşruiyettir.

  1. Kuvvet Kullanma: Kuvvet kullanma yetkisi fiziki olduğu kadar manevi olarak da zorlamada olabilir. Örnek vermek gerekirse kolluk kuvvetlerinin bir olaya da çatışma esnasında güç kullanması durumu olarak gösterebiliriz. Siyasal iktidarı elinde bulunduran iktidar ise güzü kullanma ve kullandırma yetkisine sahiptir. Devlet meşru kuvvet kullanma ve cezalandırma yetkisini elinde bulunduran tek bir organdır. Başka hiçbir örgüt veya oluşumun bu kuvveti kullanamaz.

2- Ekonomik İmkanlar: İktidar için en önemli araçlardan birisi de ekonomidir. İktidar bu kaynağı istediği gibi dağıtır. Geleneksel toplumlarda sultanlar ve krallar bu ekonomik kaynakları öncelikle aile bireylerine dağıtır, sonra yakınında hizmet edenlere ve bürokratik kullarına dağıtırlardı. Modern toplumlarda ise bu kaynak ihtiyaca göre dağıtılmaktadır.

3.Ödüllendirme: İktidarı elinde tutmak ve devam ettirmenin bir diğer aracıda ödüllendirmektir. Bu ödüller arasında, unvan, şeref, rütbe ve makam gibi ödüller bulunmaktadır.

4.Propaganda: İktidar araçlarından biri olan propaganda diktatörlerin döneminde sıkça kullanılan bir yöntemdir. İktidarın olağan güçleri olduğunu topluma ikna ederek iktidarını güçlendirme yoludur. Ancak bu yöntem demokrasilerde pek uygulanmaz.

5.Meşruiyet: İktidarın toplum içerisinde meşruluğunu kabul ettirememesi durumunda iktidar süresinin kısa olacağı, meşruiyet zemininde ise iktidarın uzun olacağıdır.

Diğer yazılarımızı okumak için:

Genel

Siyaset Biliminin Temel Konuları

Yazımızda, Siyaset Konusunda Farklı Yaklaşımlar üzerine, siyaset biliminin alanına, disiplinine ve Siyaset Biliminin Temel Konularına değineceğiz. Günümüz siyaset yada politika konusunda farklı yaklaşımlar olduğunu görmekteyiz. Aynı anlama gelen ve Yunancadan dilimize giren politika ile Arapçadan dilimize giren siyaset iki farklı tanım yapılabilir. Bu tanımlardan

  • ilki; siyasi partilerin iktidarı ele geçirme çabaları olarak ifade edilebilir.
  • İkinci  tanım ise; bir devletin ekonomi, barış politikaları, para politikaları ile iç ve  dış politikalarda izlediği yoldur.Siyaset Biliminin Temel Konuları

Birinci tanımda siyasete farklı bir bakış açısı çizilmiştir. Eski Yunanca polis (kent) sözcüğünden kaynaklanmaktadır. Bu bakış açısı maddi anlamda siyasetin temel amacı iktidarı ele geçirmek yada iktidara ortak olma çabası olarak görülmüştür. Tanıma göre yola çıkacak olursak siyasetin bir nevi çıkar çatışması ile uzlaşmaya doğru çıkarların ön planda tutulmasının gerekli olduğu şeklinde açıklayabiliriz. Çatışma denildiğinde silahlı şiddet ve anarşi olarak algılanmamalıdır.

David Easton’ a göre politika; toplumun yarattığı  maddi ve manevi ortak değerlerin bir otoriteye dayalı olarak dağıtılma sürecidir.

Siyaset Biliminin Temel Konusu Nedir?

Siyaset Biliminin Konusu:  Siyaset biliminin ana kaynağı Antik Yunan döneminden günümüze kadar gelmektedir. Antik Yunan döneminde siyaset anlayışı iktisat, sosyoloji, hukuk, tarih, siyaset ve diğer bilim dalları üzerinde incelemeler yapılmaktaydı. Ancak günümüzde daha çok son elli senedir bu eski anlayış yerini siyasal iktidarın incelenmesine bırakmıştır. Bu anlam da siyasi iktidarın ne olduğu, siyasi iktidarın kaynağı, dayanağı ve iktidarın sınıflandırılması ile devredilmesi hususunda farklı incelemeler yapılmaktadır.

Siyaset Biliminin Alanı

1948 yılında UNESCO‘ nun bilim adamlarına yaptırdığı sınıflandırma şu şekildedir;

1- Siyaset Teorisi: Siyaset kuramlar, Siyasal düşünceler tarihi.

2- Siyasal Kurumlar: Anayasa, devlet organları, yerel ve bölgesel yönetimler, kamu yönetimi ve devletin ekonomik ve toplumsal görevleri.

3- Toplumsal Katmanlar: Siyasi partiler, kamuoyu, seçimler ve seçim sistemler.

4- Uluslararası İlişkiler: Uluslararası politika, Uluslararası örgütler ve yönetim, Devletler hukuku.

Siyaset Biliminin Gelişimi

Toplum bilimlerinin en eskisi ve en yenisi olarak siyaset bilimi sayılır. Toplum yönetimi olarak ilk çağlarda düşünürler bu konuyu kaleme almışlardır. İkibin yıl önce Aristo “Politika” adlı eserinde ilk kez sınıflandırma yapmıştır.  II. Dünya savaşının sona ermesinden sonra siyaset bilimi için bir dönüm noktası olmuştur. Radikal değişikliklerin olduğu dönemde siyaset bilimi diğer bilim dallarıyla birlikte değil başlı başına bir bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ile bir kısım Avrupa ülkeleri bu tarih itibari ile “siyaset bilimi” olarak ele almaya başlamışlardır. Git gide önem taşımaya başlayan siyaset bilimi, eğitim programlarına konu olmuş ve bir bilim dalı olarak müfredatlarına girmeye başlamıştır. Çağdaş manada siyaset bilimi siyasal olayları bilimsel olarak inceleme ve araştırmaya başlanılmıştır.

Siyaset bilimi ile ilgili disiplinler

Sosyoloji (Toplum bilimi): Siyaset biliminin kurumsal konularını araştırır.

Psikoloji: Siyaset biliminin en fazla yararlandığı bir bilim dalıdır. Siyasal davranışların, oy verme davranışlarının ve siyasal katılmanın araştırılmasında psikolojiden yararlanılır. Günümüzde siyaset bilimi ile psikoloji arasında yoğun ilişkilerden dolayı “Siyaset Psikolojisi” adında yeni bir alan doğmuştur.

Kamu yönetimi: Kamu yönetimi, siyaset biliminin bir uzantısıdır.

İktisat (Ekonomi): Ekonomi genel anlamda servetin elde edilmesi, üretilmesi ve dağıtılması konusunu araştıran bir bilim dalıdır. Siyasi partiler iktidarı ele geçirmek için topluma ekonomi yönünde neler yapacağını anlatarak ikna etmeleri gerekiyor. Siyasetçiler iktisat bilimini araştırarak bu bilim dalından istifade ederler.

Tarih: Tarih ile siyaset bilimi arasında oldukça yakın ilişkiler bulunur. Tarih, toplumun ve devletin geçmişini inceleyerek, geleceğe yönelik nasıl adımlar atılacağı yönünde siyaset bilimine fazlasıyla katkı sağlamaktadır.

Hukuk: Siyaset bilimi doğası gereği en çok kamu hukukuna daha fazla ilgi duyar. Siyaset bilimi yeni kurallar koyarken hukuktan yararlanır.

Siyaset Bilimi ve Pozitif Bilimler

Siyaset bilimi diğer pozitif bilimlerden faydalanarak araştırma yaparak, siyasal davranışlar, siyasal eğilimler ile kamuoyu yoklamaları gibi konularda pozitif bilimlerinden yararlanılmaktadır.

İktidar ve Siyasal İktidar Ayrımı

İktidarın kelime anlamı güç ve kuvvet demektir. Sosyal iktidar ise başkalarının davranışlarını etkileyebilmek ve kontrol etme başarısı olarak görülür.  Sosyal iktidarın etkileme alanı sınırı varken siyasi iktidarın etkileme alanı ise geniştir. Örnek vermek gerekirse  aile içerisinde bir babanın otoritesi sınırlı iken, bir örgütün yöneticisi üyeleri ile  sınırlıdır. Ancak devletin başında ki siyasi bir liderin etki alanı bütün  ülke vatandaşlarınadır..

Sosyal iktidarda ise hiyerarşi söz konusudur. Siyasal iktidarda kısmen bir kademe anlayışı olup  alt üst ilişkisi vardır. Siyasi iktidar bu hiyerarşi içerisinde en üstünde yer almaktadır. Siyasi iktidarda zor/kuvvet kullanma hakkı verilirken, diğer iktidarlarda bu gücün meşru dayanağı yoktur. Bir ülkede resmi güç kullanma tekeli yalnızca devletin elindedir.

İlginizi Çekebilecek Yazılar;

Genel

Yeni Kamu Yönetimi

yeni kamu yönetimi

        Gelişen ve değişen bir dünyada, teknolojik gelişmeler ve küreselleşmenin hız kazandığı yirminci yüzyılda alışagelinmiş Kamu yönetimi de bu değişimlere ayak uydurmak zorunda kalmıştır. İletişim araçlarının gelişmesi ile birlikte ortaya çıkan sorunların hızlı bir biçimde yayılması, yönetsel yapıların değişmesini zorlamaktadır. Aşağıda Yeni  Kamu Yönetimi üzerine Kamu Yönetiminde Yeni Yaklaşımları ele alacağız.

Klasik kamu yönetiminde hantal ve ağır işleyen bir bürokrasi ile devam edilemeyeceği bunun yerine modern anlamda bir kamu yönetimine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu gelişmeler ışığında devletin küçülterek , dernek, vakıf, meslek odaları ve kooperatifler gibi sivil toplum kuruluşlarına bazı görevler vererek asli görevi olan denetleme ve düzenleme görevini daha etkin bir biçimde yerine getirmiş olacaktır. Ayrıca hizmetlerin yerinde verilmesi de önemli konu olup ilerleyen konularda yerelleşme ve yönetişim konuları ele alınacaktır.

Kamu Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar  

  • Devletin küçültülmesi,
  • Müşteri/Vatandaş odaklılık,
  • Halkın katılımı ve Denetimi,
  • Yönetimde açıklık,
  • Ademi Merkeziyetçi Yapılanma,
  • İnsan kaynakları Yönetimi,
  • Performans Öncelikli Yönetim,
  • Yeni Yönetim Yaklaşımları.

Yeni kamu yönetiminde Devletin Küçültülmesi

Hantal ve sürdürülemez bir kamu yönetimi artık devletlerin işleyişlerini hem yavaşlatmakta hem de yük olmaktadır. Gelişen teknolojiye ayak uyduran özel sektör ve şirketler verdiği mal ve hizmetleri daha etkin, hızlı ve kalite bir biçimde gerçekleştirmektedir. Devletler de bu hantal yapıdan kurtulmak ve daha etkin bir rol üstlenmek için özel sektör gibi davranmalıdır.

Burada devletin küçültülmesi demek daha az hizmet verileceği anlamı doğurmaz. Zira devleti küçülterek daha işlevsel hale getirilmesi anlamına gelir. Devleti küçültmenin üç farklı yolu bulunur. Bunlardan ilki kamunun işlettiği kurumları özelleştirerek gerçekleştirir. İkinci bir yol ise hiçbir kar amacı gütmeyen dernekler, vakıflar ve araştırma merkezleri gibi kurumlara devletin bazı görevleri devretmesidir. En son yol olan üçüncü yol ise yerinden yönetimlerdir.

Yeni kamu yönetiminde Müşteri/Vatandaş odaklılık,

      Klasik kamu yönetimi anlayışı olan “devlet ne üretirse vatandaş onu tüketir” anlayışı günümüz modern kamu yönetimi anlayışına tamamen terstir. Dünyada nüfusun son elli senede gözle görülür artışı ile beraber, gelişen teknoloji, haberleşme ve ulaşım araçlarının çoğalması ihtiyaç türlerinde değişikliklere sebep olmuştur. Buna göre modern kamu yönetimi anlayışı tamamen “vatandaş odaklı” olmak zorundadır.

Vatandaşın ihtiyaçları belirli bölgelere, şehirler hatta mahallelere göre değişiklik arz eder. Bu durumda ihtiyaçların belirlenmesi, doğru yerlere yatırım ve harcama yapılması gerekir.

Yeni kamu yönetiminde Halkın Katılımı ve Denetimi ile Yönetimde Açıklık

Halkın sadece seçimlerde oy vermelerinin ek olarak, siyasi karar mekanizmasına ve yönetim sürecine temsil yolu ile veya doğrudan katılmaları anlamına gelmektedir. Katılımcılık anlamı, vatandaş hakları, demokratik yönetim, yolsuzluklarla mücadele ve yoksulluğun azaltılması hedeflenir.

1980’li yıllardan itibari ile dünyada, yönetimde şeffaflık anlayışı gelişmeye başlamıştır. Kamuda denetim demokratik ülkelerde çok önemlidir. Devletin yaptığı işleri takip etme ve denetleme  vatandaşın hakkıdır. Kamuda şeffaflık ilkesi gereği yapılan her türlü iş gizli kalmayarak şeffaf ve takip edilir olması gerekir. Yönetim ne kadar şeffaf olursa bir kadar da almış olduğu kararların meşruluğu artar. Böylece kamuda idari şeffaflık sayesinde otomasyon sistemi ile denetim mekanizması oluşturup, yolsuzluklarında önüne geçilebilecektir.

Yeni kamu yönetiminde İnsan Kaynakları Yönetimi

1990′ lı yıllara kadar uygulanan kamu personel yönetimi yerine günümüzde yeni adıyla ve yeni işlevselliği ile birlikte yeni bir anlayış hakim olmuştur. İster özel sektörde olsun ister kamu yönetiminde bir işe bir insan bakıyorsa burada bir yönetme söz konusudur. Bu yönetimde bir işe tanım verme, işin gereklilikleri ve uygun işe uygun personel için insan kaynakları departmanına ihtiyaç duyulmuştur.

Yeni kamu yönetiminde Performans Öncelikli Yönetim

Klasik kamu yönetiminde performans kriterleri pek göz önüne alınmazdı. Kurumsal başarı ve personelin nitelikleri hep ikinci planda kalmıştı. Ancak artan ihtiyaçlar, hızla fazlalaşan nüfus ve kısıtlı kaynaklar nedeniyle maliyet hesabı yapılması gerekmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi devletin küçültülmesi konusuna paralel olarak performansın, verimliliğin ve az kişi ile nitelikli performans kaçınılmaz olmuştur.

Yeni Kamu Yönetim Yaklaşımları

Ülkelerin günümüzde klasik kamu yönetimi yerine yeni kamu yönetimi (New Puplic Management) anlayışı eğilimi içerisine girmiştir. Yeni kamu yönetimi anlayışında kamunun denetlenebilir, yapılan işlerde şeffaflık ve etkin kamu hizmeti kültürü ile personelin daha etkin, inisiyatif alan kişiler tarafından gerçekleşmesi anlayışıdır.

yeni kamu yönetimiiYeni kamu yönetimi yaklaşımında üç farklı örnek gösterilebilir.

Bunlar;

  1. Toplam Kalite Yönetimi,
  2. Stratejik Yönetim ve
  3. Benchmarking olarak gösterilebilir.

Bunlardan ilki toplam kalite yönetimi anlayışı, bir kurumda kaliteyi elde etmek bir kişi ile değil, her birimle gerçekleşir. Yeni kamu yönetim anlayışlarından ikinci anlayış olan stratejik yönetim anlayışı ise; değişen ve gelişen çevresel değişim faktörleri göze alınarak bazı planlar yapılması gerekir. Bu planlar kısa vade, orta vade ve uzun vade olarak gerçekleşir. Son olarak Benchmarking ise “işi ene iyi yapanı bul, uygulamaları kendi kurumunda kullan” şeklinde belirtilebilir.

Diğer yazılarımızı okumak için:

Genel

DOST DÜŞMAN AYIRIMI

Carl Schmitt’e göre Dost-Düşman Ayırımı

Carl Schmitt

Schmitt, siyasetin ne olduğunu belirlemek için işe siyaset ile devletin  birbirinden çok farklı şeyler olduğunu söylemekle başlıyor. Ona göre siyaset devletten  önce var, devletin olmadığı koşullarda da siyaset var. Bu önemli bir tespit. Devlet  ortadan kalksa veya belirli bir toplumda, şu veya bu nedenden ötürü yıkılsa da,  siyaset var olmaya devam edecek, çünkü devlet gerçekte insanların birlikte  yaşayarak, bir toplum oluşturmalarını sağlayan bir kurum olmasının ötesinde bir olgu  değil. Yani bir anlamda evrensel değil, tarihsel bir olgu.

Carl Schmitt’e göre devlet siyaseti içerir ve hatta içermesi de gerekir. Bazı  durumlarda devletin Siyasal niteliğinin dumura uğradığı da ya da devletin Siyasal bir  biçimde hareket etmekten kendi isteğiyle kaçırdığına tanık olunuyor. Her ne kadar  Nazi hareketinin bir şekilde içinde olsa da, Schmitt, Hitler’in ele geçirmiş olduğu  Weimar Cumhuriyeti’nin yönetim tarzına büyük bir eleştiri yaparak, siyaset yapma yeteneğinden yoksun devlet tanımı getiriyor.

Schmitt’e göre düşmanın gerçek bir tehdit teşkil etmesinin de pek önemi yoktur, zira taraflar arasında fiili bir çatışma patlak verdiğinde, ancak çatışmada taraf olanlar, gerekli kararı almak durumundadırlar. Birinin varlığının diğerlerini yok etme potansiyeli taşıyıp taşımadığına, taraftar kendileri karar vereceklerdir. Dostu düşmandan ayırt etmek için, sezgi ve siyasal içgüdü sahibi de olmak gerekmektedir. Ahlaken kötü olanın, estetik bakımdan itici olanın, ya da ekonomik açıdan zararlı olanın, mutlaka düşman olması gerekmez. Tıpkı ahlaki kriterler açısından iyi olanın, estetik açıdan güzel ya da ekonomik açıdan faydalı olanın da, siyaseten dost olarak tanımlanmasını gerektirmediği gibi.

Siyasal anlamda tanımlanan düşman, kişisel nefretleri uyandıran biri de değildir. Kişisel nefret ya da garezin siyasette değil, sadece özel yaşam da bir anlamı olabilir. Rakip olarak belirlenmiş olanı top yekûn dışlamak, ona diz çöktürüp belini kırmak, hatta yok etmek, siyasetin doğal hedefi olmalıdır. Weimar Cumhuriyeti’nin siyaset zafiyeti ve yetersizliği, dost düşman karşıtlığını tespit edememiş olması, Nazizmin yükselişinin sorumlusudur. Dost düşman ilişkisi üzerine bina edilmiş siyaset belirleyicidir ancak diğer yandan dostu düşmanı ayırt edememek, başka bir deyişle siyaset yoksunluğu da aynı ölçüde belirleyicidir.

  • Düşmanı yok etmekten kaçınmanın ancak bir tek nedeni olabilir.
  • Düşmanla anlaşma yapmanın, daha yararlı olacağına ilişkin bir kanaatin uyanmasıdır.
  • Aksi takdirde düşman siyaseten elenmesi gereken bir unsurdur ve bundan geri kalan da, bizzat kendisi elenmeye hazır olmalıdır.

Schmitt’in, siyaseti tanımlamak için ortaya koyduğu kritere göre, bir toplumda Siyasal bir alanın var olması için, mutlaka “yabancının” ya da “ötekinin” de var olması Schmitt Bu yaklaşımları yaparken geçmişte, eski Yunan polis devletlerinin arasındaki rekabet Platon’a Devlet’i ve İtalya’daki Site-devletler arasındaki rekabet nedeniyle meydana gelen savaşlardan ötürü İtalyan Birliği’nin gerçekleşmesinden şikâyetçi olduğu için Machiavelli’ye Prens’i, diğeri ise İngiltere‘yi sarsan din savaşlarından duyduğu endişeden ötürü Hobbes, Leviathan’ı yazmışlardır. Öte yandan Marx’ın siyaset düşüncesi, sınıflararası çatışma ve bir sınıfın diğerini sömürmesi üzerine temellenmiştir. Weber’in siyaset teorisine zemin oluşturan ise yaşadığı dönemin çeşitli Avrupa ülkelerinin emperyalist emelleri uğruna. birbirlerine karşı giriştikleri amansız mücadeledir. Bu fikir ayrılıklarının ötesinde, Mouffe, birbirine hasım olan taraflar birbirlerine karşı kıyasıya bir mücadele ederler, mücadelelerini liberal demokrasinin ahlaki ve Siyasal ilkelerini kabullenmiş olarak, hatta kendilerinden mal etmiş olarak sürdürürler, diye bir yaklaşımda bulunur. Schmitt elbette bu yaklaşıma tamamen zit bir görüştedir, çünkü o yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi baştan beri rakipler arasında oturup konuşmanın, uzlaşma noktaları aramanın, boşuna bir çaba olduğunu savunmakta ve tarafların ortak prensiplere ve hatta aynı mücadele biçimlerine sahip olmadıkları görüşünü öne sürmektedir. Mouffe bir yerde Schmitt’e hak vererek, liberal demokrasi, çoğulculuğun en uç noktasına kadar götürecek radikal modeller üzerinde durmak, onları düşünmek gerekir derken, liberal demokrasinin de hedefi düşmanlık ortamını pekiştirme potansiyeli taşıyan koşulları değiştirerek, siyasi mücadelenin hasımlar arasında değil, birbirine karşı sadece muhalif ve karşıt olanlar arasında cereyan etmesini sağlamak olmalıdır diyor.

İlginizi Çekebilecek Yazılar;

Genel

SOSYAL BELEDİYECİLİK

Sosyal belediyecilik

Sosyal belediyecilik, sosyal devletin, vatandaşlarına sunmakla yükümlü olduğu sosyal politika ve faaliyetlere belediyelerin de katılıp yerel düzeyde birtakım sosyal yardım ve hizmetleri yapmasını ifade etmektedir. ve işlevleri sosyal devletle kıyaslanmak suretiyle açıklanacaktır. Daha sonra ise sosyal belediyeciliğin tarihsel gelişimi ve zamanla sosyal belediyecilik anlayışında yaşanan değişim irdelenecektir.

Sosyal Belediyecilik Kavramı

Dünyada ve ülkemizde son yıllarda kamu yönetimi alanında yaşanan hızlı değişim siyasal yapıların ve kurumların kendilerini yeniden tanımlamalarını öngörmektedir. Kamu yönetimini daha etkili ve daha verimli kılmak adına, iyileştirme amacıyla girişilen bu yeniden düzenlemeler sonucunda gerçekleştirilen yenilikler günümüzde de artarak devam etmektedir. Yaşanan bu hızlı değişikliklerle beraber dünyada küreselleşme ve yerelleşme bağlamında yaşanan süreç; yerel dinamikleri ve değerleri ön plana çıkarmaktadır. Yaşanan bu süreç kamu yönetim sisteminin yerel ayağını oluşturan ve yerel yönetim denince akla ilk gelen kurumlar olan belediyeleri de gerek organizasyon yapılarında ve iş süreçlerinde gerekse de yerine getirdikleri fonksiyonlarda yenilenmeye ve değişime zorlamaktadır. Yasaların değişmesi, hızlı kentleşme, kentleşme ile birlikte ortaya çıkan sorunlar, küreselleşme ile var olan yerelleşme ve göç olgusu belediye yönetimi anlayışında değişime sebep olan başlıca unsurlardır. Özellikle sosyal devlet anlayışında meydana gelen değişiklikler, devletin yerel ayağını oluşturan belediyeleri sosyal alanda daha aktif olmaya itmiştir. Bu durum belediyelerin sosyal harcamalarını arttırırken sosyal belediyecilik anlayışını da doğurmuştur. Sosyal belediyecilik, belediyelerin sosyal fonksiyonlarını arttıran ve sosyal yaşam içinde aktif hale gelmelerini sağlayan, yani sosyal devletin gereklerini gerçekleştirmeye yönelik olarak belediyelere yeni birtakım görevler yükleyen bir anlayıştır.

Türkiye’de Sosyal Belediyecilik Hizmetlerinin Gelişimi

Türk yönetim tarihindeki esaslı değişim Tanzimat’la birlikte başlamıştır. Tanzimat, Türk yönetim tarihinde bir dönüm noktasıdır. Modern anlamda kamu yönetim birimlerinin ortaya çıkısı da bu döneme rastlar. İlk belediye teşkilatları da, bu dönemden itibaren kurulmaya başlanmıştır. İstanbul Şehremaneti ve Altıncı Belediye Dairesi’nin kuruluşu ile birlikte Türk belediyeciliğinin temelleri atılmıştır. Bundan önceki dönemde, beledi nitelikteki hizmetleri; vakıflar, kadılık kurumu, loncalar ve bu günkü deyimiyle diğer sivil toplum örgütleri karşılamıştır. Ancak değişen dünya koşulları ve Kırım Harbi’nin etkisiyle Osmanlı beledi nitelikteki hizmetlerin ifasını belediye teşkilatlarına yüklemiştir. 1877’de çıkan Belediye Kanunu’nda belediyelerin organları, Belediye Reisi, Belediye Meclisi ve Cemiyet-i Belediye’den oluşmuştur.

Bu kanun 1930 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Dolayısıyla Ülkemizdeki sosyal belediyeciliğin gelişiminde Cumhuriyet’in ilanından günümüze kadar olan süreci üç dönem halinde ele alıp Birinci dönem, Cumhuriyetin ilk yılları olan 1923 – 1945 dönemidir. Bu dönem belediyelerin geniş yetkilerle donatıldığı ve İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar mahalli nitelikli hizmetlerin karşılanmasında belediyelerin aktif olduğu dönemdir. Bu dönemde belediyelerin görev ve sorumlulukları üzerinde 1580 sayılı belediye yasası belirleyici olmuştur. Bu yasa, belediyelere kentsel hizmetlerden çok çeşitli sosyal politikalara kadar epeyce görev vermiştir. İkinci dönem, 1945-1990 dönemidir.

Bu dönem, temel kentsel hizmetler, eğitim, sağlık, sosyal yardım ve sosyal hizmetler gibi sosyo-kültürel nitelikli hizmetlerde merkezi idarenin baskın hale geldiği dönemdir. Bu dönemde belediyeleri sosyo-kültürel hizmetlerde ikinci plana düşüren bir diğer gelişme de, 1961 Anayasası ile sosyal devlet niteliği kazanan devletin eğitim, sağlık, sosyal yardım ve hizmetler ile konut ihtiyacının karşılanmasına daha büyük önem vermeye başlamasıdır. 1930 tarihli Belediye Kanunu ile esaslı bir düzenleme getirilmiş, 1984 yılında çıkarılan 3030 sayılı kanunla Büyükşehir belediyeleri kurularak belediyelerle ilgili farklı bir yapılanmaya gidilmiştir. Üçüncü dönem ise, 1990’dan günümüze kadarki dönemdir. 1990’lı yıllardan itibaren belediyelerin etkinliğinin özellikle büyükşehirlerde yeniden artmaya başladığı dönemdir. Bu dönemde; büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere belediyelerin sosyal politika alanındaki hizmetlerinin tür ve kapsamını genişletilmiştir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK YAZILARIMIZ;

 

 

Genel

Siyasi Aktörler

Siyasette Siyasal Aktörler Kimlerdir?

Siyasette siyasi aktör olarak karşımıza Bireyler,  Baskı Grupları, Siyasi Partiler, Kamuoyu, Sivil Toplum ve Siyasal, Bürokratik Otoriteler ve Kurumlar çıkmaktadır. Bunlara aşağıda kısaca göz atalım.

1- Siyasetin Aktörü Olarak Birey

birey

Kişinin siyasal değer, inanç ve tutumları zaman içinde meydana gelmektedir. Kişi içinde yaşadığı siyasal kültürün içerdiği değer yargıları, anlayışlar, davranış kuralları çerçevesinde “siyasal bir insan” olarak biçimlenmektedir. Siyasal toplumsallaşma (political socialization) tek başına bireyi bir siyaset aktörü konumuna getirmez. Siyasal aktör, siyaset sürecinde etkin olabilmeyi de içermektedir.

Bireyi siyasal katılmaya yönlendiren nedenler ikiye ayrılabilir.

Sanayi devrimiyle beraber ortaya çıkan sanayileşme ve ticarileşme süreci ve bunun beraberinde getirdiği sınıfsal ve siyasi değişimdir. Devletin giderek artan işlevleri, bireyin yaşantısını daha yoğun etkileyen faaliyeti, her bireyin ve topluluğun siyasal sürece daha yakın ilgi duymasına, onu etkilemeye yönelmesine neden olmaktadır.

Siyasal katılma çeşitli yaklaşımlarla tanımlanabilecek bir kavramdır. Dar anlamda örneğin yalnızca seçimlere katılma olarak algılanabileceği gibi; geniş anlamda, örneğin bürokrasi ve siyasal karar alma sürecinin her aşamasına katılım olarak da tanımlanabilir.

Huntington’a göre siyasal katılma: “politikacılar dışındaki yurttaşların siyasal kararları etkilemeye” çalışmasıdır.

Bireyin hem genel düzeyde hem de yerel düzeyde devlet organlarının çalışmalarını ya da kararlarını etkileyen tüm davranışlar; kendilerince ya da tasarlanan yasal ve yasal olmayan, başarılı ya da başarısız davranışların tümü siyasal katılma kavramı içerisinde yer alırlar. Türkiye’de yapılan birçok araştırma, kırsal kesimde görülen yüksek oy verme eğiliminin, siyasal insan oluşumundan çok uyarılmış davranış kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadırlar.

“Temsili demokrasinin varsayımları içinde yurttaştan beklenenler çok sınırlıdır. Söz konusu olan daha çok pasif bir yurttaştır.” Tekeliye göre temsili demokraside birey siyasetin pasif bir aktörüdür ve temel fonksiyonu seçim dönemlerinde oy kullanmaktır. Ancak tekeli çoğulcu demokraside durumun farklı olduğunu belirterek şöyle der: “Partiler içinde iktidarı kontrol etmek isteyenler iktidarı elde ettiklerinde parti üyelerine ve yandaşlarına siyasal sadakat karşılığı çıkar dağıtmaktadırlar. Bu partiler kadroları siyasal başarıyla şekillenen bir örgüt olmaktan çıkararak, parti içi sadakatlerle şekillenen örgütlere dönüşmektedirler.

2- Siyasetin Aktörü Olarak Baskı Grupları

baskı grupları

Baskı grupları çıkarları doğrultusunda bir araya gelen ve bu çıkarları siyasal otoriteler tarafından kabulünü sağlamak ya da savunmak amacıyla oluşturulmuş yapılardır. Baskı grubunun amacı iktidarı ele geçirmek olmamakla birlikte müşterek ideal ve amaçlar doğrultusunda siyasi kararları etkilemeye yönelik faaliyette bulunan toplumlar olarak tanımlamamız mümkündür. Bir baskı grubunun her istediğini ödünsüz elde etmesini engelleyen baskılar bütün siyasal sistemlerde mevcuttur.

Gabriel Almond ve Bingham Powell baskı gruplarını anomik, örgütlenmemiş, kurumsal ve örgütlenmiş olarak dört temel gruba ayırmaktadır.

1.Geçici (anomik) baskı grupları: Aniden ortaya çıkan organize edilmemiş gruplardır. Kendiliklerinden meydana gelirler ve şiddet eğilimlidirler. Yine kendiliklerinden ortadan yok olurlar.

2.Örgütlenmemiş baskı grupları: Organizasyon açısından birinci gruba göre daha ileri sayılmalarına rağmen yine de düşük düzeydedir. Ülkenin demografik yapısını oluşturan birimlerin kendi özelliklerinden kaynaklanan nedenlerle zaman zaman siyasal mekanizmayı yönlendirmeye çalışmaktadırlar.

3.Kurumsal baskı grupları: Üniversiteler, ordu, bürokrasi gibi kuruluş amaçları çıkarların birleştirilmesi olmayan ancak üyesi oldukları kurumlar gereği zaman zaman siyasal mekanizmaya yönelik faaliyetlerde bulunan gruplardır. Bu gruplar, kendi siyasal çıkarları için gösteri yürüyüşü düzenleme, ilan verme gibi yöntemleri kullanabilirler.

4.Örgütlenmiş baskı grupları: Tam anlamıyla organize yapıdadırlar ve bilinçli şekilde karar mekanizmalarına baskı yaparak hedeflerine ulaşmayı amaçlarlar. Örgüt, maddi güç ve profesyonel kişilerden oluşur.

3- Siyasetin Aktörü Olarak Siyasi Partiler

Siyasal partilerin en önemli fonksiyonlarının başında siyasal katılımı sağlamak ve vatandaşların sistemle bütünleşmesini temin etmek gelmektedir.

Partilerin insan gücü: liderler, aktif üyeler (partizan), sıradan üyeler ve gönüllülerdir. Partiler siyasal sisteme, istek girdilerinin ulaşmasını sağlayan en önemli araçlardandır. Ülkede siyasal göreve gelebilmenin ön koşulu bir siyasal partiden aday gösterilmektir. Partilerin kamu görevine aday bulunması ve göstermesi evrensel bi olgu olarak göze çarpıyor. Bir partinin yaşayabilmesi için kadrola ve maddi kaynaklara gereksinimi vardır. Partilerin üyeye ve kadrolara ihtiyacı değişik yollardan karşılanır. Bazı partiler üye sayısını yüksek tutmaya yönelirler, diğerleri partiye ve düşüncesine bağlı az sayıda üyeye sahip olmayı yeğleyebilir. İktidara ortak olmayan partilerin işlevi muhalefette bulunmaktır. Muhalefetin görevi, sistemin kararını eleştirmek, denetlemek ve almaşıklar sunmak böylece kendilerine iktidar yolunu açmaya gayret etmek olarak açıklanmaktadır.

4- Siyasetin Aktörü Olarak Kamuoyu, Sivil Toplum

Kamuoyu halkı ilgilendiren bir mesele hakkında belirli bir zamanda , “genel yargı” yahut ortak “kanaattir.” Azınlığın kararlı ve örgütlü biçimde savunduğu bir görüş, çoğunluğun gevşek alarak benimsediği bir görüşe ağır basabilir. Bu gibi durumlarda kamuoyu azınlığın etkisi altında oluşabilir. Kamuoyu sivil toplum kavramı ile yakından ilintili bir olgudur.

Hegel, Sivil toplum kavramını olumsuz bir tanımlama olarak kullandı. Sivil toplum, aile bireylerini aile bağlarından kopararak aralarındaki uyumu bozar ve bireyleri birbirinin hasmı haline getirir. Buna karşılık Locke’da ise sivil toplum, bireylerin rasyonel tercihlerinin bir uzantısı olarak gelişir.

Sivil toplumun gelişmesi beş temel önkoşulun gerçekleşmesine bağlıdır (Ömer Çaha):

  • Toplumsal Farklılaşma, (kesret)
  • Toplumsal Örgütlenme,
  • Gönüllü Birliktelik, (kesrette vahdeti sağlamak)
  • Toplumsal Düzeyde Otonomileşme,
  • Baskı Mekanizması Oluşturma” şeklinde zikretmek mümkündür.

Sivil toplum devletin şekillendirmediği, kendi inisiyatif ve renkliliğine terk ettiği devlet dışı alanı ifade etmekle sınırlı kalmamakta, aynı zamanda aktif ve örgütlü siyasal katılım ve politizasyon sürecini de ifade etmektedir. Sivil toplumun sağlıklı olabilmesi için demokratik olmasına, demokratik olabilmesi için de devlete ihtiyaç vardır.

İlginizi Çekebilecek Yazılar;

Genel

YEREL SİYASET

Yerel siyaset Nedir?

Yerel siyaset hakkında bilgiler:

Yerel yönetimler devlet sınırları içinde yerleşmiş irili ufaklı insan topluluklarının(köy, kasaba, kent vb.) ortak ve yerel nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla belirli bir hukuk düzeni içinde oluşturulmuş anayasal kuruluşlardır. Bu ihtiyaçlara iç ve dış güvenlik, adalet, ülke düzeyinde toplumsal refah ve kalkınmanın sağlanması, sosyal güvenliğin etkin bir biçimde gerçekleştirilmesi gibi hususlar dahildir. Devlet bu tür görevlerini etkin bir biçimde gerçekleştirebilmesi için faaliyet alanları tüm ülkeyi kapsayan bir “ merkezi yönetim” örgütü kurmuşlardır. Ülkemizdeki il,ilçe ve bucak merkezi yönetimin taşra örgütünü kurmuşlardır. Yönetim birimlerinin her biri ayrı bir hukuki kişiliğe sahiptir. Ancak görev ve yetki açısından “merkezi” olan tüm ülkeden “yerel” olanları da kanunlarla belirlenen kendi sınırları içindeki alanlardan sorumludurlar.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK YAZILARIMIZ;

 

Genel

Osmanlı Dönemi Kamu Personel Yönetim Şekli

Osmanlı Dönemi Kamu Personel Yönetim Şekli Nasıldı?

Osmanlı imparatorluğunda konulan ilk yasa Kanunname-i Osmani veya diğer adıyla Kanun-ı Kadim’dir. Devletin cezalandırma, yönetim ve maliye alanlarında şer’i hukuka uygun olmak şartıyla padişah tarafından koyduğu yasa olarak bilinir. Osmanlı Devletinde personel dört şekilde sınıflandırılmıştır:

  1. İlmiye (hukukçu, din adamları, bilim adamları)
  2. Kalemiye (idarede görevli memurlar)
  3. Mülkiye (bürokrat)
  4. Seyfiye (askeri sınıf)

Devlet işlerinin ancak belirli bir eğitim ve terbiyeden geçirilmiş bulunan, bilgili ve tecrübeli memurlarla yerine getirilebileceği öngörülmüş, bu nedenle de memurların seçilmelerine ve yetiştirilmelerine büyük önem verilmiştir (Özdemir, 2001: 98-113). Merkeziyetçi anlayışa göre bu yapılanma sisteminde gerileme dönemine kadar fazla sıkıntı yaşanmamıştır.

Osmanlı Devletinde toprağa dayalı tımar sisteminin getirdiği yapılanma görülmektedir. Osmanlı’daki toprak sistemi hem elit bir sınıfı ortaya çıkarmış hem de, gerek halk üzerinde gerekse devlet otoritesi üzerinde büyük güçler ve yaptırımlar sağlamıştır (Karpat, 2000, s.120). Devletin siyasi ve idari yapılanması merkezi idareye bağlı bu sistem üzerine kurulmuştur. İlk başlarda gayet güzel işleyen bu sistem merkezi idarenin zayıflamasıysa hızla bozulmaya başlamıştır. Gerileme döneminde Osmanlının bürokratik yapısı da değişim yaşamıştır. Merkezi yönetim, toprakları dolayısıyla da gelirleri azaldığı için doğrudan vergileme sistemi terk edilmiş, iltizam sistemine geçilmiştir. Bununla birlikte bürokrat eğitimi de zayıflamış ve gücü azalmıştır.

Eşraf ve ayan olarak bilinen yerel seçkinler grubu siyasal güç üzerinde etkinliğini arttırmıştır. İltizam devlete ait bir gelirin ihale yoluyla şahıslara verilmesidir. 16. yüzyıldan sonra yaygınlaşmaya başlayan bu sistemde devlete ait bir gelir genellikle 3 yıllık bir süre için açık artırmaya çıkarılır, en yüksek bedeli verene devredilirdi. Bu ihaleyi kazanan kişiye MÜLTEZİM denirdi. Mültezimlere de dirlik sahiplerine verilen hakların aynısı tanınmıştı. Bu sistemin en büyük avantajı merkezi idarenin nakit para ihtiyacını karşılamasıdır. Ancak dezavantaj olarak halkın üzerine aşırı vergi yükü binmiş ve toprak el değiştirmeye başlamış, bölgedeki ayanlar gittikçe güç kazanarak merkezi idarenin zayıflamasından faydalanarak daha fazla haklar elde etmişlerdir. Elde edilen gücün yetmemesi merkezi yönetime karşı isyanların çıkmasına neden olmuştur. Ayanların besledikleri askerler ise yeterli parayı alamadıklarında halkı soyarak dağ eşkıyalığı yapmaya başlamışlardır.

XVIII. yüzyılda sancak yönetimleri yer almaktaydı. Tımar sisteminden iltizam sistemine geçilmesiyle vezir rütbesine sahip kişiler çoğaldı, ancak bunlara uygun görevler bulunamıyordu. Vali olması gereken fakat boş eyalet bulunamadığı için ataması yapılamayanlara birkaç eyaletin geliri arpalık olarak dağıtılmaya başlandı. Bu yolla sancaklar, vekillerin ve güçlü beylerin yönetimi altında idare edilmeye başlandı (Ökmen, 2007, s.1). Yaşanan ekonomik ve idari sorunlara çözüm Avrupa’da ve batılılaşmada aranmaya başlandı. Bu yolla merkezi idarenin tekrar güçlendirilmesi düşünülmüştür. Ancak uygulamaya çalışılan hareketler bir fayda sağlamamıştır.

1.1 Yönetimde Modernleşme Çalışmaları: İdari ve ekonomik alanda yaşanan olumsuzlukların artması ile III. Selim bazı yenilik hareketlerine başlar ve II. Mahmut döneminde bu hareketler gittikçe artar. Osmanlı’da yeni bir yönetim anlayışına gidilerek artık merkeziyetçi yönetim anlayışından âdemi merkeziyetçi bürokratik yapılanmaya geçilmesi konusunda bakış açısı yakalanmaya çalışılıyordu. Tanzimat’ın ilanından önce şimdiki anlamıyla anayasal düzenlemeler olmadığı için, bu yönetim birimlerinin ilk anayasal kaynağını Tanzimat dönemi reformları teşkil eder (Parlak, 2007, s.1). Reformların yapılabilmesi için öncelikle mali kaynağa ihtiyaç vardı. Ancak gelirlerin tespiti ve toplanabilmesi için de mali sistemin yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Bu maksatla, Tanzimat fermanı iltizam sistemi yerine muntazam bir vergilendirme sistemi öneriyordu (Ökmen, 2007, s.1).

osmanlı1.2 1839 Gülhane Hattı Hümayunu (Tanzimat Fermanı) : Osmanlı devleti batılı ülkelerdeki milliyetçilik, sanayileşme ve ulus devlet söylemlerinin etkisiyle, varlığının devamlılığı için kapsamlı ve köklü değişiklikler yapmak zorunda kalmıştı. Bu amaçla, II. Mahmut’un hazırlığına başladığı Tanzimat Fermanı, 1839 yılında Mustafa Reşit Paşa’nın Gülhane Hattı Hümayununu okumasıyla vuku bulmuştur (Sencer, 1984, s.46). Osmanlı İmparatorluğunda merkez, Gülhane Hattı Hümayununa kadar yetkilerini asla paylaşmaya yanaşmamıştır. Gülhane hattı Hümayunu ile merkez, yetkilerini taşra ile paylaşmaya razı olmak zorunda kalmıştır. Eyalet sistemini temel alan taşra örgütlenmesi, yerini Fransa’dan örnek alınan vilayet sistemine bırakacaktır. Bu anayasal hareket Osmanlı’nın ilk kez yönetsel alandaki yeniden düzenleme gereksinimi sonucu başlamış ve Devletin siyasal-bürokratik kurumlarının değişimi için önemli bir adımdır (Parlak, 2007, s.1). Çareyi Avrupa’da arayan bu gelişimler ilerde ilk Anayasanın yürürlüğe girmesine neden olacaktır. Tanzimat ile gelenekçi ve şeriatçı devlet anlayışından çok fazla ödün vermeden, devlet telakkisinde ve idari görüntüde modern kavramlar getirilmiş, idare yeniden düzenlenmeye çalışılmıştır (İnalcık, 1996, s.359). Tanzimat’ın getirdiği bir başka yenilik ise bazı belge türlerinin tarihlendirilmesidir. Yazılı belgelerde hem şekil yönünden değişikliğe gidilmiş hem de kullanılan dil sadeleştirilmiştir. Osmanlı Devletinin gelişen dünya düzenine ayak uydurmak, topraklarını korumak, ekonomik sorunlarını çözebilmek ve güçlü bir ordu kurabilmek amacıyla başlattığı bu hareketler ilerde Cumhuriyet Türkiye’sinin kamu personel yönetiminin temelini oluşturmuştur.

İltizamın yerini Bab-ı Alinin taşraya tayin ettiği muhassıllar aldı. Taşrada muhassıllara mali düzeni sağlamada yardımcı olacak muhassıllık meclisleri kuruldu. Eyaletlerde bu görevi valiler yerine getirmekteydi. Beklenen verim alınamadığından zamanla bu sistem kaldırıldı, meclisler kapatıldı ve yerini memleket meclisleri aldı. Sancaklarda meclis başkanı kaymakam, vilayetlerde ise valilerdi. Bu yapılanmanın 1842-1849 yılları arasında Tanzimat’ın taşra örgütlenmesinde önemli etkileri olmuştur (Çadırcı, 1993, s.4).

Merkeziyetçilik ve bürokratikleşme, Tanzimat dönemi yönetiminin temel özelliğini oluşturması ile birlikte uygulamada çeşitli sıkıntılara yol açmıştır (Eryılmaz, 1992, s.12). Osmanlı Devleti gibi köklü bir devletin geleneklerinden ve dinden kaynaklanan bakış açısı uygulamaya konulan hareketlerin uygulamada olan sistemle çatışma yaşanmasını geciktirmemiştir. Merkezi hükümet sanayi, askeri, eğitim, sosyal ve siyasal her alanda kontrolü elinde tutmaya devam etmek çabasındadır. Osmanlı idari yapısında ihtiyaçtan kaynaklanan düzenlemeler sisteme katkı sağlarken, dışarıdan herhangi bir derin inceleme ve adaptasyon çalışması yapılmadan uygulamaya konulan değişiklikler otokratik yapıyla çatışmak durumunda kalmıştır. Batı’da toplumdan kaynaklanan ihtiyaçların devlet yönetimine empoze edilmesiyle tabandan başlayan değişim hareketleri, Osmanlı’da Tanzimat’la beraber biz senin için böyle daha uygun gördük anlayışıyla tavandan tabana empoze edilmeye çalışılmıştır. Ancak bu yaklaşımın temelinde de batıdaki okumuş aydın kitlenin yerine Osmanlı Devletinde hem yeterli aydının olmayışı hem de çağın gerisinde kalmanın getirdiği sorunları görenlerin yine devletin üst kademesinde görev alanların olması yatmaktadır. Bu nedenle yapılan reformist hareketlerin arkasında halk desteği ya hiç yoktur ya da sınırlı olmuştur.

Batılı ülkeler tarzında merkezi ve taşra örgütlenmesi anlayışına geçişin ilk tecrübesi ve örneğini teşkil eden Tanzimat ile devlet sadece vergi toplama, adalet dağıtma ve asker besleme, merkezli olmaktan çıkmış, eğitim, sağlık, ekonomi ve bayındırlık işlerini de ifa etmeye başlamıştır (Acun, 1999, s.158). Bu değişimlerin en önemli aracı da bürokrasi olmuştur. Bürokrasi toplumu yönlendirme aracı olarak yeni kurallar uygulamaya konulmasını gerektirmiştir (Ökmen, 2007, s.8). Çünkü merkezi yönetimi güçlendirme girişimleri ile merkeziyetçilik artmış ancak, merkezi erk padişahta değil de, reformlara öncülük eden bürokratlarda yoğunlaşmıştır (Mardin, 1996, s.126). Bürokratların bu şekilde güçlenmesi aynı zamanda zenginleşmeleri, toplumdan kopuk kalmalarına neden olmuştur. Aynı sıkıntıyı Türkiye Cumhuriyeti ’de yaşayacaktır.

osmanlııBürokratik anlamda bir başka kırılma noktası 1864 Vilayet Nizamnamesidir. Avrupalı devletlerin Osmanlı sınırları içinde yer alan Hıristiyan toplulukların yaşam koşullarının bozukluğu iddialarının önüne geçmek üzere yürürlüğe konulmuştur (Parlak, 2007, s.2). Görüldüğü gibi bu düzenleme de dış baskılar nedeniyle hazırlanmıştır. Bu Nizamname ile illerin, güvenlik, idare maliye ve politik işlerinin kanunlara göre yürütülmesinden padişahın atadığı valiler sorumlu tayin edilmiştir. Vali devletin emirlerini uygulayan ve vilayetin iç işlerini yürüten bir memur statüsündedir. Ayrıca il yönetiminde, defterdar, mektupçu, umumu hariciye memuru, umumu nafia (bayındırlık) memuru, umumu ziraiye ve ticariye memuru da bulunacaktı. Valinin idaresinde il meclisleri kurulacak, bu mecliste, Şer-i hükümler müfettişi, defterdar ile, ikisi Müslim ikisi gayrimüslim halktan temsilciler yer alacaktı (Eryılmaz, 1997, s.47). Buradan da anlaşılacağı gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında hatta günümüze kadar uzanan idari yapıda yapılan değişiklikler Osmanlı Devleti zamanında şekil bulmaya başlamıştır. Vilayet Nizamnamesi ile eski eyaletlerin yerine; sancak, kaza ve nahiyelerden oluşan vilayetler kurulmuştur. Vilayetlerde valiler, sancaklarda mutasarrıflar, kazalarda da kaymakamların başkanlık ettiği meclisler oluşturularak yerel yönetim birimlerine geçilmeye başlanmıştı. Ayrıca her ilde bir yerel yönetim birimi özelliği taşıyan il özel idareleri kurulması planlanmıştır (Gül ve Özgür, 2004, s.181). Neredeyse günümüz idari yapısına benzeyen bu yapılanma gene merkezi yönetime dayanmaktaydı.

Osmanlı’da adem-i merkezileşme yolunda ilk belediye 1855‟te İstanbul’da kurulmuş ve yönetimine padişahın atadığı şehremini (Belediye Başkanı) ile 12 kişiden oluşan şehir meclisi oluşturulmuştur. Daha sonra uygulama, tüm İstanbul’u kapsayacak şekilde Dersaadet Belediye yasası ile genişletilerek, semt ve şehir ölçekli yapılanmaya gidilmiştir. 1912 tarihli Dersaadet Belediyesi Hakkında Geçici Yasa ile İstanbul Belediyesi yönetimi merkezileştirilmiş, belediye dairelerinin yerini, belediye şubeleri, belediye meclislerinin yerini de encümenler almıştır (Gül, 2005, s.182).

(3) 1871 İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi ve Vilayet Belediye Kanunları: 1871 yılında yeniden bir düzenlemeye gidilerek Nahiyelerin kurulmasına karar verilir. Artık yeni düzenlemeye göre vilayet, sancak, kaza, nahiye ve köy şeklinde yapılanmaya gidilmiştir. Bu düzenlemede de gene merkeziyetçiliği yoğun olarak görmekteyiz çünkü bu yönetim şeklinde bütün yöneticiler merkezden atanmaktadır.

1876’da yürürlüğe giren Vilayet Belediye Yasası ile her kent ve kasabada belediye kurulması, belediye meclislerinin seçimle iş başına gelmesi ve belediye başkanlarının meclis üyeleri arasından, hükümet tarafından atanması öngörülmüştür (Ortaylı, 1985, s. 60-62). İlginç olan nahiyelerin Cumhuriyet döneminde de uzun yıllar varlığını sürdürmesi ve 1871-1876 dönemi yapılan kanunların Cumhuriyet döneminde de küçük değişiklikler haricinde mevcudiyetlerini korumasıdır. Merkezci yönetim anlayışının uygulanmasına yönelik “yetki genişliği” 1852’de çıkan bir fermanla, tüm askeri ve sivil memurları valiye bağlanmış, bunların, eylem, atama ve görevden alınmaları da valinin vesayetine verilmiş ve böylelikle merkezi yönetim anlayışını yerleştiren 1864 ve 1871 Nizamnameleri de bu durumu pekiştirmiştir. Sonuçta bu günkü il yönetimi mevzuatının temeli oluşturulmuştur (Şaylan, 1976, s.27).

(4) 1876 Birinci Meşrutiyet Anayasası: 1876 Anayasası (Kanun-i Esasi) ile il yönetimlerine yönelik düzenlemelere gidilmiştir. Osmanlı devletinin ilk Anayasası özelliği olan bu metinde yönetimde yetki genişliğine gidilmekteydi. Anayasada yetki genişliği (tevsi-i mezuniyet) ve görevlerin ayrımı (tefrik-i vezaif) kuralı (md.108) yerini bulmuştur. Devletin son döneminde merkeziyetçilik anlayışının illerde yetki genişliği ilkesine, il özel idareleri ve belediyelerde de görev ayrımı ilkesine uygun olarak yerine getirildiği görülmektedir (Kili ve Gözübüyük, 2000, s.131). Valilerin yetkileri Anayasaya dayanarak genişliyor ve görevleri belirlenerek merkeziyetçi yapıdan uzaklaşma durumu ortaya çıkıyordu. Kanun-i Esasi sadece ilk anayasa olması açısından değil aynı zamanda Türk bürokrasi tarihi açısından da önemli bir yere sahiptir. 1876 Anayasası her ne kadar Adem-i merkeziyetçi bir yapı arz etse de II. Abdülhamid’in otoriter kişiliğinde uygulama şansı bulamamış, akabinde de tarihe 93 harbi olarak geçen Rus harbi bahanesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. II. Meşrutiyete kadar yasal anlamda yetki genişliği kavramı altında adem-i merkeziyetçi taşra yönetimi gündeme getirilmiş ancak uygulamada merkeziyetçi bir il (merkez-taşra) örgütlenmesi görülmüştür (Parlak, 2007, s.4). Bunun nedenini şuna bağlamak gerekir: zaten dağılma süreci yaşayan İmparatorlukta merkeziyetçilikten ayrılmanın dağılma sürecini arttıracağı düşüncesinin genel kabul görmesinin yatmasıdır. Bu nedenle anayasanın verdiği yerindelik kavramı pratikte uygulanamamıştır. Hatta seçilmiş yöneticiler bile merkeze bağlılığa devam etmişlerdir. Tanzimat’tan Meşrutiyet’e kadar olan dönem; halkın girişim kabiliyetini ve inisiyatifini yok ederek, onun yerine bürokrasiyi getirmiş ve her şeyi bürokrasiye, devlete ve başkente havale etmesi süreci ve anlayışı dönemidir. Yazıcıoğlu, 1995, s.39). Burada zaten halktan gelen bir değişim isteği söz konusu değildir. Meydana çıkan yapı kendi içinde halktan kopuk bir yönetici sınıfı oluşmasına neden olur. Önemli bir nokta da batıdaki devlet halk içindir anlayışının Cumhuriyet döneminde bile halk devlet içindir kavramının yerini alamadığını görmekteyiz. Bunun temelinde de bürokratların halktan soyutlanarak merkezle olan bağlantıları sayesinde, yani merkezden güç alarak daha da bürokratikleştiklerini gördüğümüzü söyleyebiliriz. II. Abdülhamit’in Sadrazamlarından Sait Paşa Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu şartların ve ihtiva ettiği çeşitli kavimlerin göz önünde tutularak çevrecilik (ademi merkeziyet) usulünün kabul edilmesine taraftar olduğunu, fakat Abdülhamit II.’nin buna yanaşmadığını ifade etmektedir. Sait Paşa’nın Hatıratı, c. I., s. 208

II. Abdülhamit o derece merkezciydi ki valileri bile Dahiliye Nazırına sormadan atar, doğrudan kendisi ile yazışmaları için özel şifreler verirdi. Sait Paşa’nın Hatıratı, c. II., s. 15 Valilere merkeze sormadan hiçbir harcama yetkisi verilmemişti. Bu izinlerin alınması çoğu Zaman uzun sürdüğü için bazı yerlerde mal müdürlüklerine müracaat eden subaylar bu paraları zorla almaktaydı. Hilmi Bayur, Kamil Paşa, s. 189-190 II.

Abdülhamit devrinde merkeziyetçiliğin nedenlerinden biri olarak Abdülhamit’in Halifeliği İmparatorlukta din birliğinin muhafazası için olduğu kadar dünya Müslüman birliğini kurmak için de temel olarak kabul etmektedir. E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi VIII., s 546 . Her ne kadar memurluğun bir meslek haline gelmesi yolundaki çalışmalara II. Mahmut zamanında başlansa bile II. Abdülhamit’in ilk yıllarına kadar memurluk tam anlamıyla bir meslek olamamıştır. Bu nedenlerle memurluk Kanun-i Esasi’de ana prensiplere bağlanmıştı. E. Z. Karal, Osmanlı Tarihi, İstibdat Devri Müesseseleri, s. 333

II. MEŞRUTİYET

meşrutiyet

İttihat ve Terrakki Cemiyeti düşüncelerini yaymakta özellikle bir zamandan beri büyük bir siyasi bunalım merkezi haline gelmiş olan Balkanlar’da etkili olmuştur. Rifat Uçarol, Siyasi Tarih., sekizinci baskı., s. 463. İttihat ve Terrakki üyesi subayların Makedonya’da isyan etmeleri ve isyanların bastırılamaması üzerine II. Abdülhamit tarafından 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmek zorunda kalınır. Böylece ilk kez çok partili siyasi hayata geçilir ve padişahın yetkileri kısıtlanır. Zaten kısa bir süre sonra İttihat ve Terakkiciler Bab-ı Ali baskınıyla iktidara el koyarak ülkeyi tek elden yönetmeye başlarlar. Artık Osmanlı Devletinin yönetimi bürokrasinin eline geçmiştir. Ancak bürokratların arkasında yeterli halk desteği yoktur. Bir müddet Adem-i merkeziyetçiliği istiyorlarmış gibi davranmışlarsa da Merkeziyetçi düşünce anlayışları ile devletin her alanda etkin olmasını sağlamaya önce gizli gizli sonra alenen çalışıyorlardı. İttihatçılar, Cumhuriyetin kuruluşunda da etkin bir rol üstlenmişlerdir. Atatürk’ün yakın çevresi çoğunlukla ittihatçı dönemin askeri bürokratlarından oluşmaktadır. Bu nedenle Cumhuriyetin siyasi, idari, kurumsal, sosyal ve ekonomik yapılanmasında önemli etkileri olmuştur (Toprak, 1995, s.7). Aydın kesimin azlığı nedeniyle kadro sıkıntısının yaşanması İttihatçıları bu sefer M. Kemal Atatürk’ün yadsınamayacağı bir şekilde yanına almasına neden olur. İzmir suikastına kadar olan süreçte İttihatçılar varlıklarını sürdürmeyi başarırlar.

1913 İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanun-u Muvakkatı: II. Meşrutiyet’in çıkarttığı kanunlardan biri de 1913 tarihli yukarıdaki kanundur. İlk anayasada yer alan il özel idareleri 1913 tarihli bu yasa ile oldukça geliştirilmiş ve Osmanlı anlayışına göre de önemli yetkilere sahip olmuşlardır. 1913 geçici yasası ile il özel idareleri, o ilin seçmenlerince seçilerek seçimle iş başına gelen çağdaş bir yerelleşme yapısına kavuşmuştur. Böylelikle bugün bile merkezi hükümetlerin gerçekleştirdiği çoğu hizmet il genel meclisi aracılığıyla il özel idarelerine verilmiştir. Geçici yasa ile il yönetimi, ilin genel ve özel yönetimi olarak ikiye ayrılmaktadır. İlin genel yönetimi valiye bağlı olarak çalışan, vali yardımcıları, şube müdürleri, maarif müdürü, ziraat müdürü vb. ile seçimle işbaşına gelen vilayet idare meclisi üyelerinden oluşmaktaydı. İlin özel yönetimi ise, bir yerel yönetim örneği sergileyerek ilin yerel düzeydeki hizmetlerinin yetki ve sorumluluğunu almıştır. Günümüzdeki il özel idare yapısı bile esaslarını 1913 tarihli geçici yasadan almaktadır (Parlak, 2007, s.5). Osmanlı Devletinin yıkılışına kadar geçen süre içinde kamu personel yönetiminin kanunlarla oluşturulduğunu ve memuriyetin bir meslek olarak bürokraside yerini aldığını görmekteyiz. II. Mahmut’la başlayan bu yönetim şeklinin ufak değişikliklerle Cumhuriyete kadar uzandığını belirledik. II. Meşrutiyet’in Padişah Vahdeddin tarafından 11 Nisan 1920’de kaldırılmasından Cumhuriyetin kuruluşuna kadar geçen süre içinde memurların statülerinde ve taşra yönetiminde bir değişiklik olmadan bürokratik mekanizma devam etmiştir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK YAZILARIMIZ;

 

Genel

Sosyalist Düşüncenin Doğuşu

Sosyalist Düşüncenin Doğuşu

Hakkında

Sosyalist düşüncenin ortaya çıkış amacının kapitalist ekonomiyi ortadan kaldırmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Bu amaç ütopik bir karakter taşımaktaydı. Sanayileşme ile birlikte makineleşme, seri üretim ve maliyetlerin düşmesi küçük esnafı bitirerek sömürü sorunu ortaya çıktı. Daha sonra sosyalist düşünce revize edilerek işçiler sisteme eklenmiştir. Bu sayede işçilerin haklarının elde edilmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Sosyalist düşünce 20 yy’ da iki farklı koldan ilerleri. Bunlardan ilki devrimci modeldir. İkincisi ise anayasal yolla gerçekleşen sosyalizm hareketleridir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK YAZILARIMIZ;